Otonom Haber Bülteni

SENEM DOYDUK

Sakarya Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğrencileri ile “Gündem Toplantıları” başlığı altında belirli aralıklarla bir araya gelmeyi sürdürüyoruz. Mimarlık gündeminden ilgimizi çeken, merakımızı cezbeden, tartışmaya açmaya değer görüp ucundan tuttuğumuz çeşitli konuları araştırıyor, anlamaya çalışıyoruz. Eray’ın yazısında da belirttiği gibi, fikir üretiminin son derece bireyselleştiği bu ortamda, Zincirleme Reaksiyonlar aracılığıyla tartışmalarımızın bir sonuca varıp varmamasını değil ama konular üzerine ne tür düğümler attığımızı, Eray’la ve XXI okuyucuları ile paylaşmayı (ben ve öğrencilerim) anlamlı buluyoruz.

Mimarlık meslek pratiğinin ve mimar öznenin toplumsal sorumlulukları konusu, her zamanki gibi farklı tartışma başlıkları etrafında örülse de bu son haftalarda yine başat tartışma konularımızdandı.

Bölümde, 11 Ekim tarihinde “Yarışma Yoluyla Mimarlık” seminer sunumu kapsamında, tasarım ürünü bir yapının, tasarımcısının rızası ve onayı dışındaki kullanım biçimleri karşısında, tasarlayan ve var eden büyük öznenin kullanıcı müdahalelerini eleştirirken kullandığı terminoloji, mimarlık öğrencileri tarafından derinlikli bir tartışma konusu haline getirildi. Bu tartışma sıcaklığını korurken öğrenciler tarafından düzenlenen 13 Ekim tarihli “Karşılaşma No: 4” buluşması kapsamında Güven Arif Sargın, kapanış-değerlendirme konuşmasında; mimar öznenin rolü, egosu, bireyselliği hakkındaki eleştiriler ve alternatif olarak önerdiği “devrimci”, “dönüştürücü” gücü yetenekten ziyade emek odaklı bir biçimde gerçekleştirmesinden söz ederken öznelerin parlatılmasındansa ortaklaştırılmış ve kolektif bir üretimin kurgulandığı mimarlık pratik ve bilgi alanından örnekler verdi. Hem günümüze ait hem de mimarlık eğitiminin tarihinden örneklerle, güncel üretim içeriklerini tartışmaya açtı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi, 1967 yılında Muş’un Korkut köyünde gerçekleştirdiği yaz stajının öyküsünü anlatacak bir serginin hazırlığı içerisinde. Bu serginin görsel ve çizim malzemeleri arasında, staj döneminden sadece dört yıl sonra öldürülen Sinan Cemgil’in çatı inşaatında elinde çekiç ile olan görüntüleri, o günlerden bugüne mimarlık eğitiminde öğrenci emeği bağlamında ele alındı. Aynı toplantıya Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden katılan bir öğrenci topluluğu, 1960’lı yıllarda üniversitelerinde öğrenciler tarafından çıkarılmış olan bir mimarlık dergisini aradan geçen 50 yılın ardından, başka bir içerikle ancak “Oylum” ismini yaşatarak tekrar yayınlamaya başladıklarını ve metin desteği beklediklerini bizlerle paylaştılar.

Sakarya Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde gerçekleşen Karşılaşma No:4 Etkinliği, Güven Arif Sargın’ın sunumu
Sakarya Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde gerçekleşen Karşılaşma No:4 Etkinliği, Güven Arif Sargın’ın sunumu
Mimarlık bölümü stüdyolarında gerçekleştirilen “Gündem Toplantıları”

“Karşılaşma No: 4” etkinliği özelinde ve Güven Arif Sargın’ın da ortama katkı sağladığı tartışma konularıyla, öğrenci inisiyatiflerinin önemi ve akademinin kültürel ortamına sağladıkları katkı 1960’lı yıllardan bugüne kadar nelerin aktarıldığı, henüz yeni filizlenirken nelerin ezilerek yok edildiği, kaybedilen masumiyet ve saflığın bugün ancak öğrenci aracılığıyla yeniden inşa edilebilme imkanı olduğu yorumu yapıldı. Akademik ve mesleki bilgi ortamındaki kirlilik, tevazu ve alçakgönüllülüğün yitirilmişliği, bunların yerini devasa bir kibrin aldığı ve bu parmak sallayarak terbiye etme tavrının ancak ve ancak öğrencilerin oluşturacağı bir karşı duruş nüvesiyle ortadan kaldırılabileceği paylaşıldı. Tam da bu karşılaşmada farklı öğrenci gruplarının sunduğu çeşitli etkinlikler; toplantılar, kahvaltı organizasyonları, atölyeler, üretim pratikleri, aynı hedefe ulaşabilecek yöntemsel farklılıklar olarak tanımlandı. Ancak bu etkinliklerin birer tekrar olması ve aynı şeylerin kopyalarının üretilmesi tehlikesine dikkat çekildi. Dolayısıyla mimarlık bilgi alanına ait, “nasıl” ile ifade edilen yöntemsel sorunsalların yerini “neden” sorusunun alması gerektiğinin önemi üzerinde duruldu. Sunumların bütününde, üzerine okuma yapılan ya da davet edilen konuşmacı ve mimarların aynı isimlerin tekrarından oluştuğuna dikkat çekildi. Alternatif bir yeni ortamın-söylemin-nüvenin, ana akım bir eğitim pedagojisinin dışında bir mesleki eğitim faaliyetinin ancak ve hiç şüphesiz, odağına öğrenciyi aldığında gerçekleşebileceği, ortamdaki kirliliğin ancak öğrencilerdeki/gençlerdeki aydınlık ve masum zihinlerle aşılabileceği konuşuldu. Sargın’ın, neredeyse teğmen olarak girilip albay olarak emekli olunan bir ortam insanı olarak artık toplamda bir yayın sayısını yakalamak derdinden başka bir derdi kalmayan akademisyen tanımının, kapitalist bir burjuva öznesi olmak dışında sistem içerisinde başka şansının kalmadığına dair algının ortadan kaldırılmasının, ancak öğrencinin bilgisi, merakı ve masumiyeti ile besleyebileceğimiz bir eleştirel akılla olanaklı olduğu konuşuldu. Var olan, gri-umutsuz-geleceksizlik algısının ancak bu akılcı eleştiriyle, toplumsal ve akademik faaliyetlerimizdeki dönüştürücü gücümüzün ayrımına vararak kırılabileceği üzerinde duruldu. Geçmiş zamanlara ait dönüştürücülüklerin ise, sorgusuz tekrarlardan, hep aynı sözü ve işi üretmekten imtina ederek, bize umut verecek enerji ve devinimi kendi ellerimizle yaratarak evrilebileceği, bu evrilmiş dönüştürücülerden oluşan mecrayı da pekala akademik ortamlarda kurabileceğimiz konuşuldu.

Bu muazzam içerikli ve heyecan verici sözlerle karşılaşmak, bu tür bir araya gelişlere, karşılaşmalara ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu hatırlattı bizlere…

Hemen hemen on gün sonra Ankara’da gerçekleştirilen koruma sempozyumunda yine pek çok sayıda akademisyen, mimar, şehir plancısı gibi ilgili meslek insanları bir araya geldi. Üç gün süren etkinliğin her oturumunda çeşitli ve çok zengin konular, birbirimizin yaptığı “işlerden” haberdar olmamızı sağladı; ulusal ve uluslararası mesleki etkinliklerdeki tartışmaların içeriği, ülke olarak nerelerde bağlayıcılığı olan ilişkilerimiz olduğunu anlatan pek çok sunum paylaşıldı. Neredeyse tüm toplumsal koruma problemleri, bir arada olunması gereklilikleri, mesleki ve demokratik örgütlülüklerin gücü ve önemi, onlarca değişik örnekle ve büyük bir coşku ile anlatıldı.

28 Ekim tarihi, uzun yıllardır Ankara şehrinin belediye başkanlığı görevini sürdüren Melih Gökçek’in görevine son verdirildiği tarih olması nedeniyle, kürsüye çıkan hemen hemen her konuşmacı, tarihi bir güne tanıklık ettiklerini, on yıllardır kent ile ilişkili tüm girişimlerde yasal ve üslupsal sorun yaşanan bir yöneticinin ardından kentin, kentlinin, kent tarihinin ve katılımcı kent yönetiminden nelerin yitirildiğini anlattı.

Oylum dergisi metin çağrısı solda: Yenisöz gazetesinde çıkan “O Ucube Yıkılacak” haber başlığı
Ankara TED Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi, ODTÜ Kültürel Mirası Koruma Lisansüstü Programı ortaklığında düzenlenen Koruma Sempozyumu Afişi

Kapanış forumunda etkinliğe ev sahipliği de yapan TED Üniversitesi Mimarlık Fakültesi dekanı Ali Cengizkan; netliği, çarpıcılığı ve etkileyiciliği ile duygularımızı ayağa kaldıran bir konuşma yaptı. Kendi cümleleriyle değil ama bende kalanlarla ifade etmek gerekirse yaklaşık şu içerikte bir sunumdu: “Bu kentte yaşadığımız şeyler, ancak ve ancak ‘işgal altında’ bir ülkenin yaşayabileceği şeylerdir. İşgal ve hatta büyük bir saldırı altındayız. Kaldı ki sadece Ankara değil, tüm kentler ve hatta ülke saldırı altında. Bunu çok ciddi olarak düşünmeliyiz ve buna göre reaksiyon vermeliyiz (ki bu son cümle kişisel olarak benim için yaşamsal önem taşıyor, açıklayacağım). Bu kadar yoğun saldırı altında olduğumuz bir coğrafyada ister yoksul olalım ister orta gelirli, tutunacak bir dalımız kalmıyor. Herkes kendi çapında bir şeyler yapıyor ama çarklar bir türlü dönmüyor. Böylesine güçlü ve kapsamlı bir toplantının sonuç bildirgesi hakkında ilgili bakanlıkla iletişime elbette geçeceğiz ama bir sonuç alamayacağımızı biliyoruz. Bu yaratılan karamsarlık ve griliği dağıtmamız gerekiyor ve ben, bunun nasıl dağıtılacağını bilmiyorum.”

Son cümlesine kadar, gerçekten de mimarlık camiasında dinleyicisi olduğum en samimi ve heyecan verici sunuşlardan biri olduğunu teslim etmeliyim. Bizlerde tutunacak bir umut ışığı işaret ederek sonlandırmasını tercih ederdim ancak, yine de sorunu tespit etme biçimi, yaşadığımız kentsel ve mimarlık ortamına ait kırılmaları çok sarih bir içerikle dile getirmesiyle bir kez daha bizlerin döneminde üretim yapan bir hoca olmasının mutluluğunu hissederek dinledik Ali Cengizkan’ı.

Bütün bu küçük toplantıları, toplantı içeriklerini, konuşmalardaki umutlanma hallerini, dumanlı grileşmiş ruh hallerini, şu gelişmeye bağlamak için aktardım aslında:

Yaklaşık on gün sonra, 6 Kasım tarihinde AKM binasının yıkılarak yeniden inşa edileceği projenin renderleri Cumhurbaşkanı tarafından televizyon kanallarında tanıtıldı. AKM, Koruma Kurulu tarafından tescil edilmiş yani koruma altına alınmış bir modern mimarlık mirası olduğu için, sunulan bu projenin bir rekonstrüksiyon projesi olduğu zannına kapıldık. Koruma ve mimarlık alanında son derece tartışmalı olan rekonstrüksiyon (yıkıp yeniden inşa etme ya da geçmişte yıkılmış bir yapıyı tekrar inşa etme) konusunun problemlerinin konuşulacağı düşünülürken bir gün sonra, 7 Kasım günü, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin basın açıklamasıyla yapının tescilinin kaldırıldığını öğrendik.

Ankara TED Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi, ODTÜ Kültürel Mirası Koruma Lisansüstü Programı ortaklığında düzenlenen Koruma Sempozyumu Afişi
AKM binasının iç organizasyonu; fotoğraflar: Salt Online Arşivi
AKM binasının iç organizasyonu; fotoğraflar: Salt Online Arşivi
AKM binasının iç organizasyonu; fotoğraflar: Salt Online Arşivi

Mimarlar Odası’nın, yapının önemini, kent tarihi içerisindeki yerini, nasıl bir anlam-eskilik-belge değerleri taşıdığını, toplum için neler ifade ettiğini aktardığı basın açıklamasının ardından ortam sessizliğe büründü. Bu ülkenin lisans ve lisansüstü eğitim kurumlarında, yani, koruma anabilim dallarında ders veren, lisans öğrencilerine koruma mevzuatını anlatan, bunun da ötesinde uluslararası koruma kurum ve kuruluşlarına üyelikleri olan akademisyenler ve ilgili kuruluşlar tek bir açıklama yapmadılar, kınama ya da görüş bildirmediler.

AKM binasının tescil kararının kaldırılması ve özellikle de (bu kadar çalışan, yazan, çizen, konuşan, sunan, kurullarda yer alan uzmanın mesleki ortamlarda varlıkları hissedilirken) sessiz sedasız kaldırılabilmiş olması, AKM’nin yıkılmasından daha spekülatif ve bir o kadar da dehşet verici bir haberdir. Ülkenin bu noktasında bir savaş olsa ve bu bina bombalanarak yerle bir edilse dahi, koruma mevzuatına göre, bu yapının aynısının tekrar inşa edilmesi gerekir. Doğru yanlış, gerekli gereksiz olması bir yana, halihazırdaki mevzuat bunu gerektiriyor(du).

Yıllardır AKM binasına yönelik yıkıcı tutumun, binanın boşaltılarak yok olmaya terk edilmesinin gerekçesinin, temsil ettiği dönemle, ait olduğu meydanın tarihi ve politik imajıyla ilişkili olduğunu konuyla ilgilenmeyenler dahi biliyor. Uzun süre, akademik ve mesleki sunumlar aracılığıyla “AKM yıkılsın mı, yıkılmasın mı?” sorununa indirgenen tartışmanın, şehircilik ve koruma bilgi alanından katkı sağlanarak, derinleştirilmeye çalışıldı. Topluma bu yapının neden korunması gerektiğine dair mesleki bilginin aktarılmasının olanaksız hale geldiği bir toplumsal zemin yaratıldı. Artık kentsel projelerin neredeyse tamamı, hiçbir uzlaşma zemini aramadan ve bilgi paylaşma gereksinimi duyulmadan, düşük seviyeli mesleki performanslarla dayatılan renderler dünyasından ibaret… Projelerin kullanım değeri, tasarım kalitesi, kentsel koruma değerleri gibi konuların tartışılmasından çok uzaklaşılarak, tartışma ve itirazlar; yapılsın mı yapılmasın mı, yıkılsın mı yıkılmasın mı seviyesine indirgendi.

AKM binasının yıkımının yasal bir çerçeveye oturtulma çabasına destek veren Koruma Kurulu’nun, temel koruma öğretisine, uluslararası koruma ölçüt ve değerlerine ne kadar aykırı bir karar aldığını, lisans eğitiminde ortalama bir koruma dersi almış her meslek insanı anlayabilir. Ancak ortama zarar veren esas unsurun bu hukuksuzluktan fazlası olduğunu düşünüyorum. Esas zarar; korumacı, akademisyen ya da mimarların itildiği “inançsız” ve “çaresiz” pozisyon. Mimar, akademisyen ya da koruma uzmanı olarak; AKM’nin neden koruma altına alınması gerektiğini, taşıdığı değerleri kerelerce anlatmanın toplumsal ve mesleki bir görev olduğuna inanmıyoruz artık. Bu emeği vermenin ve sahiplenmenin, o yapının yıkılmasını engelleyebileceğine dair inanç yitirilmiş durumda. AKM binasının koruma hikayesi aracılığıyla mimarlık ve koruma eyleminin anlam ve değerler sisteminin gerçekliği sorgulanmalı.

Ali Cengizkan’ın sözünü ettiği “grileşen ortam”, Güven Arif Sargın’ın bahsettiği “kirlenmiş akademik çevre” işte budur. Verilen zarar AKM’nin yıkılmasından çok daha büyük: umutsuzluk, inançsızlık, sorumluluk hissetmeme…

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: