Pandemide, Pandemiye Rağmen Bir Arada Olmak: Mekanda Ama Nasıl?

ELİF SİDAR ÖKDEMİR

Kentin Muhalif Yüzü'nde bu ay Elif Sidar Ökdemir, pandemi ile birlikte gelen yeni mekansal koşulları kamusallık, politik eylem, dayanışma ağları ve dijital alan gibi çeşitli perspektiflerden okuyor.

Sağ popülizmin önlenemeyen yükselişiyle kuvvetlenen otoriterleşmeye yönelik stratejiler, uygulamalar ve kentlerin sermaye birikiminin merkezine dönüşmesinin etkisiyle üstenci karar mekanizmalarının yaydığı söylemin ve müdahale biçimlerinin ölçeği ve etki alanları gün geçtikçe büyüyor. Kentlilerin karar alma süreçlerinden gitgide uzaklaşmasıyla siyasetin yerel ve gündelik olanı göz ardı etmesine sebep olan bu duruma karşılık; ekonomik, ekolojik, sembolik, toplumsal değerler savunusu; müdahil olma, söz söyleme ve hak talebi temelinde ortaklaşan örgütlü mücadele ve dayanışmayı içeren toplumsal dinamikler gelişiyor.

Örgütlenmeyi tetikleyen durumun kendisi, savunu mekanının özgünlüğü, hareketi oluşturan bireylerin/paydaşların tarif ettiği kimlikler ve hareketle ilişkilenme biçimlerinin farklılıkları; hareketin örgütlenme yapısı ve söylem-eylem biçimlerinde etkili olurken ilişkilenme biçimi ve örgütlenme yapısının farklılıkları da hareketlerin eylem repertuarında, kitleselliklerinde ve siyaset etme güçlerinde belirleyici oluyor. Dolayısıyla her bir hareketi tüm bu katmanlarla birlikte değerlendirdiğimizde, her hareketin diğerlerinden farklılaşan, özgün birer yapılanma olduğunu söylemek mümkün.1

Değerler ve hak talebi temelinde gelişen mücadele süreçleri yeni dayanışma örüntüleri yaratarak çeşitli toplumsal ve mekansal ilişki biçimleri türetiyor. Mekanda bulunmak veya mekana dayalı savunu üretmek, bireylerin mekanla kurduğu ilişkiyi topyekün değiştirerek gündelik mekan kullanım pratiklerinin ve mekanın anlamının da sürekli olarak yeniden üretilmesini sağlıyor. Birbirinden öğrenmeye dayalı dayanışma pratiklerinin aradaki bilgi, deneyim aktarımı ve mekanla kurulan ilişkiyi dönüştürmesiyle birlikte, artık gündelik hayat da daha siyasal bir alana dönüşüyor.

Hareketler ve ağlar aracılığıyla gündelik hayat ve mekanla ilişkimizi dönüştüren dayanışma örüntülerinin de 2020 yılında karşı karşıya kaldığımız COVID-19 salgını ile ulusal ve uluslararası birçok katmanda yaşanan hızlı bir dönüşümden etkilendiğinden söz edebiliriz. Küresel düzeyden mikro düzeylere kadar hareketliliğin minimuma indiği, tüm ilişkilenme biçimlerinin topyekün değiştiği, “yeni normal” olarak tarif edilmeye başlanan bu süreç, birçok belirsizliği de içinde barındırıyor.

Salgının yayılma hızının arttığı günlerde birçok ülkede halk sağlığını korumaya yönelik önlemler kapsamında ilan edilen sokağa çıkma yasakları, aynı zamanda kamusal mekanlardan fiziksel olarak uzaklaşmamıza neden olurken kent mekanıyla kurduğumuz tüm ilişkiyi de kesintiye uğrattı. Bu koşullarda birlikte olma ve olamama hallerini yeniden düşünmek bize ne söylüyor? Bu sorunun etrafındaki sorularla örgütlenecek olan bu metin, tıpkı konu ettiği hareketlerin mevcut durumu sorunsallaştırma ve ilişkilendirme biçimlerine benzer şekilde cevaplar üretmeyi değil, sorular sorarak salgın süresince dönüşen toplumsal dinamikleri ve mekanla kurdukları ilişkileri tartışmayı hedefliyor.

Sınırlar, Kabul, Taşma
Kamusal mekanlardaki hareketliliğin ve birlikteliğin azalması, toplumsal ilişkilenmeyi ve yeniden üretimi de besleyen, kuvvetlendiren bu mekanlar yerine çok keskin bir biçimde bireyin veya ailenin merkezde olduğu, özneyi odağa alan “ev”lere yöneltti. Fiziksel sınırları tanımlı, dışı ile kurduğu ilişki kısıtlı, sınırlı ve “özel” olarak kabul gören bu mekanlardan -evlerden- kısa bir süre içerisinde farklı biçimlerde taşmalar olduğuna şahit olduk. Bu taşma eyleminin, kentlerin gündelik akışlarına, tekil mekanın imkanlarına ve farklı toplumsal gruplara göre değişiklikler gösterdiğini söylemek yanlış olmaz.2 Özellikle kapanmaların ilk günlerinde insanlar sokaklarda sürdürdükleri çeşitli aktiviteler için evle ilişkili, fakat evin dışında yeni mekanlar aramaya başladı. Dolayısıyla sokakların yerini kolayca balkonlar, teraslar, çatılar aldı.

Jeremy Cohen tarafından pandemi sürecinde çekilen “Roof Culture During Quarantine” başlıklı seri

Bu durumu ise sokaktaki eylemliliğin yeni mekanını arama hali takip etti. Türkiye’de yasakların veya kısıtlamaların denk geldiği 23 Nisan, 1 Mayıs, 29 Ekim gibi bayramlar siyasi figürlerin veya çeşitli toplumsal grupların çağrılarıyla balkonlarda kutlandı. Özellikle 1 Mayıs kutlamaları için DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin ortak yaptığı çağrı bu anlamda dikkat çekici. Yayınladıkları çağrı posterinde “Her balkon 1 Mayıs alanı, her pencere bir meydan!” sloganı yer alıyor. Uzun yıllardır otoriter uygulamalara ve kısıtlamalara karşı 1 Mayıs’ta meydanlarda olma mücadelesi veren bu meslek örgütleri, pandemi koşullarında balkonları meydanlarla eş tanımlayan bir söylem üretti.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin ortak yaptığı 1 Mayıs çağrı posteri
Balkonlarda kutlanan 2020 1 Mayıs’ından kareler

Peki, balkonda olmanın sokakta, meydanda olmaktan nasıl bir farkı var? Söylemin, eylemin sınırları tanımlı bir alandan -balkondan, pencereden- yine aynı mekansal kısıtlılık nedeniyle sınırlı bir alana doğru üretildiği haliyle, bu eylemliliğin çoğunlukla dijital mecralar üzerinden görünür kılındığını ve sokaktaki görünür olma, söz söyleme talebinin dijital alana evrilerek bu şekilde yayıldığını söylemek mümkün. Son yıllarda dijital dünyanın ve özellikle sosyal medyanın hareketler cephesinde araçsallaşarak, hareketlerin etki-eylem alanının, ürettiği söylemin yayılmasına imkan sağladığı görülüyor. Dijital mecralar aracılığıyla pek çok hareketin kendi bağımsız mecrasını yaratıp bilgisini ve deneyimini kamusal bilgiye dönüştürerek yaygınlaştırdığı açıkça ortada. Fakat bu araçların pandemi dönemindeki kullanımının diğer zamanlardan farklı bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü mevcut durumda hareketler için erk gücüyle yalıtılmış ve sınırlandırılmış bir kamusal mekana yayılma talebinden ziyade, toplumun çoğu kesiminin halk sağlığını odağa alarak hemfikir olduğu bir mekansal uzaklaşma söz konusu. Bu nedenle dijital alanın bu kez kamusal mekandaki mücadeleyle olan ilişkisini “destekleyici” sanal mekanlara taşma halindense “uzlaşılan bir taşma hali” ve “geçici ikame” olarak değerlendirmek gerek. Kamusal mekanlardan uzaklaşma konusunda toplumsal uzlaşmanın sağlandığı bu durumda yıllardır sokaklarda görünürlük mücadelesi verenler nasıl stratejiler geliştirdi? Mecburi yeni durum ile hareketlerin de stratejilerini ve eylem repertuarlarını güncel koşullara gösterdikleri reaksiyonel hal gibi yeniden geliştirmeleri gerekti. Kamusal mekanlardaki görünürlüğün sanal mekanlara nasıl taşındığını tartışmamıza olanak sağlayacak en iyi örneklerden biri “Ben Nerdeyim?” temasıyla yapılan Onur Yürüyüşü oldu. “Neredesin Lubunya” isimli web sitesi ile insanların istedikleri konumu, bayrağı, pankartı ve sloganı seçebileceği bir online yürüyüş düzenlendi. Bu durum esasında sokaktan farklı olarak, tasarlanmış yeni bir görsel temsil üreterek, tüm söylemin sanal mekanda tek düzlemde görünür olabildiği alternatif bir görünürlük düzeyi tarifledi.

“Ben Nerdeyim?” temasıyla yapılan Onur Yürüyüşü’nün duyuru posteri
İstanbul
Ankara
Balıkesir
Diyarbakır
Trabzon
Gaziantep

Fakat dijital alanın tanıdığı hızlı yayılma imkanının aynı hızla ve etki alanıyla görünürlüğü ve söylemi de yaydığı söylenemeyebilir. Sanal alanda söylemin nasıl ve hangi kanallardan yayıldığı izlendiğinde aynı söylemin birbirini takip eden ve aynı fikri paylaşan insanlar arasında farklı biçimlerde yeniden üretilmesi, yüksek ihtimallerden biri. Bu durumda dijital alan ile mekandaki tesadüfi karşılaşmalar arasında kısmen benzerlikler kısmen de farklılıklar taşıyan bir yayılma alanı oluştuğunu söyleyebiliriz. Esasında mekanın dayattığı tüm eşitsizlikleri, sanal mekan çözümlüyor ve eşitliyor gibi görünse de esasen o eşitsizlikler üzerine katmanlar ekleyerek onları artırıyor. Çok olanın ve güçlü olanın söyleminin daha hızlı yayıldığı mekanlar gibi sanal mekanlardan bahsetmek mümkün. Öte yandan tüm bunların aksine dijital alanın çeşitli algoritmalar geliştirilerek toplumsal meselelerde nasıl yönlendirici olabileceği, üzerine çokça düşünülen ve tartışılan bir konu. Bu nedenle sanal mekanın tanımladığı söylem alanını, kamusal mekandan daha sınırsız olarak tarif etmemek, sanal mekanlarda da geliştirilebilecek taşma stratejileri üzerine düşünmek gerek. Diğer taraftan bakacak olursak, dijital alanın kısıtlılıkları ve kesintileri de benzer şekilde kamusal mekan üzerinden tartışılabilir. Kamusal mekanı sınırsız bir alan olarak tarif ve tahayyül etmek de birçok sebeple yanlış olacaktır. Bu nedenle kamusal mekanda bulunarak üretilebilen söylemin de ne kadar ve hangi yollarla yayılabildiğini düşünme gerekliliği doğuyor. Örneğin, kentin hangi noktalarında ve kimlerle birlikte söylem üretiyoruz? Merkezde üretilen söylem ile çeperdeki nasıl farklılaşıyor? İki söylem birbirini gerçekten duyabiliyor veya besleyebiliyor mu? Bu noktada kamusal alanı, kamusal mekanı, sınırlarını ve temsiliyeti yeniden tartışmaya açmak önemli hale geliyor. Kamusallığın veya mekanın sınırları, üretilen söylemi ve söylemin temsilini nasıl belirliyor? Görünürlük alanının değiştiği bu yeni durumda, üretilen temsil dili üzerine ayrıca düşünülmesi gereken konulardan biri. Begüm Özden Fırat ve Aylin Kuryel Şimdi neredeyiz? Burdayız… başlıklı yazılarında protesto hakkının sınırlandırılması ya da yasaklanması gibi durumlarda çeşitli hareketlerin imge ve ses üzerinden görünür olma stratejilerine ve eylem repertuarlarına yer veriyor. Bu inceleme bir arada olmadığımız günlerde hangi yollarla bir arada olmaya çalıştığımızı örneklerle tartışırken kamusal alanın sınırları ve sınırların nasıl, nereye doğru taşabileceği konusunda düşünmek için önemli tespitler ve sorular içeriyor.

“Yardımseverlik Değil, Dayanışma”
Çeşitli temsil ve pratik düzeyleriyle pandemi süresince birlikte olma hallerini nasıl deneyimlediğimizi tartışmaya başka bir düzlemde, dayanışma ağları üzerinden bakmaya devam edelim. Dayanışma ağlarının salgın süresince, kuruluş amaçları ve bu doğrultuda oluşmuş eylem repertuarlarını yeni koşullara göre yeniden biçimlendirdiği, odaklarının ve eylem alanlarının değiştiği birçok örnek mevcut.

Özellikle kent mücadelesi yürüten grupların halk sağlığı ve temel ihtiyaçlar üzerinden yerel ağ ilişkileri ve örgütlülükler geliştirdiğini, bunların kamu kurumlarının birçoğundan çok daha hızlı ilişkiler kurabildiğini gördük. Bunun en büyük sebeplerinden biri, yerel ve gündelik olandan uzaklaşan büyük yapılara karşılık, ağların savunu geliştirdikleri mekana olan kuvvetli bağlılığı ve bilgisi. Örneğin, İstanbul’da hızlıca kurulan mahalle ölçeğindeki örgütlenmeler ve sokak ölçeğindeki temsilcilikler sokağa çıkma yasakları sırasında kamunun yardımseverlik çağrılarına alternatif bir söylem oluşturarak “yardımseverlik değil, dayanışma” vurgusuyla farklı yöntemler kullanarak insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik iletişim ve ihtiyaç ağları geliştirdiler.3

Kapanma ve sosyal mesafe koşulları altında bu ağların organizasyonunda yine dijital araçlar etkili olmayı sürdürdü. Yerelin bilgisine sahip olmanın getirdiği hızın yanı sıra, aynı zamanda bu ağları örgütleyen insanların mücadele sürecinden öğrendikleri, genellikle yatay yollarla organize olma hali ve etki alanını yaygınlaştırmak için kullanılan araçların üzerindeki hakimiyet, sürece katkı sunan önemli etkenlerden. Donatella Della Porta Changing Solidarities and Collective Action In Times of Pandemic başlıklı webinarda salgın süresince kolektif eylemlere elverişli olmayan çok fazla korkunun varlığını vurgulayıp, geliştirilen çeşitli eylem repertuarlarını ve hareketlerin yerel organizasyonlarını; yeni ağların kurulmasıyla pratiği ve farklı bilgi türlerini bir araya getirecek bir zemin oluşturması açısından büyük bir fırsat olarak değerlendirip, ütopya inşa etmenin başka yolu olarak tanımlıyor. Bu tanımlama esasında taşma eylemini imge, temsil ve mekan bağlamının yanı sıra bilgi düzeyinde de tarif edebilmeye ve dayanışma sürecinin sağladığı karşılıklı öğrenme halleri üzerine yeniden düşünmeye yönlendiriyor.

Bugüne, Yeniden, Geleceğe İhtimaller
Pandemi sürecinde gündelik hayatta deneyimlediğimiz tüm katmanlar ve ilişkilenmeler birçok tartışmada deneyimlenenin yeni ve dönüştürücü olduğu tarifini ortaya koyuyor olsa da, aslında hareketler tarafından gelişen strateji ve eylemlerin “yeni” olmadığına vurgu yapanlar da var. Ayşen Uysal, Salgın Döneminin Eylem Repertuvarına Dair Yanılsamalar: “Yeni” ve “Eski” Repertuvar Tartışması başlıklı metninde 60’larda Touraine ile yükselen toplumsal hareketlerde “yeni” tartışmasını eski-yeni toplumsal hareketlerin tarihselliklerine dayandırarak geçmişteki ve salgın dönemindeki eylem repertuarlarını karşılaştırıyor. Esasında Uysal’ın örnekleriyle açıkladığı gibi bu eylem biçimleriyle ilk kez karşılaşmıyoruz. Fakat yine de salgın süresince mekanla kurduğumuz ilişkiyi geçmişte otoriter kısıtlamalarla kesintiye uğrayan bir araya gelme deneyimiyle eş değerlendirmemek gerek. Halk sağlığı temelinde çeşitli örgütlerin bir araya gelmeme çağrıları yapması ve bireylerin korkuları nedeniyle kamusal mekanlardan bu kadar bilinçli ve istekli olarak kopması, geçmiş zamanlardan farklı bir durum tanımlıyor. Bu nedenle güncel tartışmalar beraberinde çeşitli kesimler tarafından “yeni normal” olarak tarif edilen salgın sonrası dönemde, kolektif eylemin ve toplumsal yeniden üretimin tekrar nasıl örgütlenebileceği ve nelerin değişeceği üzerinde yoğunlaşıyor.

Bu noktada iyimser ve kötümser olmak üzere iki farklı görüşten söz etmek mümkün. İyimser taraf salgının getirdiği mevcut durumun sadece statükoyu bozmakla kalmayacağı; sosyal, ekonomik ve politik sistemleri değiştirme potansiyeline sahip olduğu yönünde. Bu bakış açısı, salgın sürecinin bizden büyük planları askıya almamızı ve mevcut olana odaklanmamızı, şu anda neyin doğru olduğunu düşünmemizi istediğini söylüyor. Kötümser görüş ise, pandeminin birçok yönden toplumun kutuplaşmasını güçlendirdiğine, her kutbun kendi görüşünü takip ederek yorumladığına ve diğer kutuplara karşı gergin kampanyalar yürüttüğüne vurgu yapıyor. Habermas'ın tarif ettiği uzlaşmacı kamusal alana olan inancın, parçalı bir kamusal alana dönüşerek, sosyal medya, sahte haberler ve popülist liderlerin olduğu bir zamanda artık bütünüyle ortadan kalktığını söylüyor. Özellikle virüsün kaynağına dair spekülasyonlar, ırkçılık ve nefret söyleminin artması bu görüşü güçlendiriyor. Aynı zamanda denetim ve takip mekanizmalarıyla demokrasi ve otoriter rejimler arasındaki sınır çoğu zaman bulanıklaşıyor. Salgınla mücadele etmek için uygulamaya geçen yeni teknolojiler, kentliler üzerindeki kontrolün artmasını sağlayan yeni bir otoriter çağın gönüllü olarak yolunu açıyor.

Bu noktada aylar önce Giorgio Agamben’in “istisna hali” üzerinden başlattığı, üzerine çokça isim tarafından cevap verilerek süregiden tartışmada Panagiotis Sotiris’in sorduğu bu soru büyük önem taşıyor: “Büyük çaplı davranış modifikasyonları da dahil olmak üzere insan topluluklarının sağlığına gerçekten yardımcı olacak ve eşzamanlı olarak da paralel baskı ve gözetim biçimlerini yaygınlaştırmayacak kolektif pratiklere sahip olmak mümkün müdür?”

Pandemi sürecinde farklı biçimlerde birlikte olmaya devam etme yolları arayan hareketlerin ve ağların otoriter mekanizmaları meşrulaştırıp gönüllü bir denetim altına girmeden bunu daha ne kadar ve nasıl sürdürebileceği, öngöremeyeceğimiz bir süreç. Gündelik hayatın çeşitli örüntülerini ve eylemliliğini biçimlendiren mekanlardan uzaklaşmak kamusallık ve kamusallığın örgütlenmesine dair tariflerimizi yeniden düşünme gerekliliğini ortaya koyuyor. Uzun vadede kamusal mekanlardan ve birlikte olma pratiğinden uzaklaşıyor olmamızın toplumsal hafızamız ve alışkın olduğumuz kolektif pratikler üzerinde neleri değiştireceğini, mekanın toplumsal yeniden üretimini sürdürmenin nasıl mümkün olabileceğini düşünmek için yeni, nereye açıldığını bilmediğimiz bir kapı açıyor.

Notlar:
1 Metinde bahsi geçen kavram ve olguların ilişkilerini daha detaylı kavrayabilmek için 2000 yılı sonrası İstanbul’da faaliyet gösteren kentsel toplumsal hareketler olarak nitelenebilecek örgütlülüklerin kuruluş gerekçeleri, noktasal ve toplumsal hedefleri, örgütlenme biçimi, yapısal gelişim süreci, işleyiş biçimi, kitleselliği, eylem repertuarı, yerel siyasete ve toplumsal ilişkilere etkileri çerçevesinde değerlendirilerek geniş bir kapsamda incelendiği Çoğulcu Kentsel Siyasete Doğru İstanbul’da Kentsel Toplumsal Hareketler başlıklı araştırma projesi incelenebilir.
2 Salgının sınıfsallığının tartışıldığı ve reddedilemez bir gerçek olduğu bu günlerde herhangi bir tartışmayı herkesin eve kapanabildiği varsayımı üzerinden yürütmek yanlış olacaktır. Bu nedenle dönüşen mekan kullanımını esasında evde kalabilme imkanı olanların geliştirdiği pratikler ve sokağa çıkma yasakları üzerinden okumak daha anlamlı olacaktır.
3 Enstitü İstanbul tarafından COVID-19 salgınına ilişkin dünya çapında kısa sürede oluşan literatürü ve birikimi takip ederek belirli başlıklar altında oluşturduğu arşivin dayanışma ağları bölümünden salgın süresince aktif olan çeşitli dayanışma ağları hakkında bilgi edinilebilir.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: