Sosyal Hareketlere Bakarak Demokrasinin Geleceği Hakkında Nasıl İpuçları Üretebiliriz?

TUBA İNAL ÇEKİÇ

Kentin Muhalif Yüzü'nde bu ay Tuba İnal Çekiç, iklim ve kimlik mücadeleleri ile mekanda adalet arayışının demokrasinin bugün içinde bulunduğu krizlerin çözülmesinde oynayabileceği rolü kaleme aldı.

Temsili liberal demokrasinin, karşı karşıya olduğumuz politik, sosyal, ekonomik ve ekolojik zorluklara yanıt verme kapasitesini ve meşruiyetini kaybettiği tartışılırken siyasetçilere ve demokrasinin köklü kurumlarına olan güvenin dahi azaldığına şahitlik ediyoruz. Landemore (2020:XIII) demokrasinin bu krizinin hüsrana uğrayan yurttaşların yanı sıra artan demokratik beklentileri karşılamayan mevcut paradigmanın sınırlarına da bağlı olduğunu ifade eder. Başka bir deyişle günümüz demokrasileri, mükemmel çalışsa dahi karşı karşıya olduğumuz sorunlara çözüm üretemediğinin sinyallerini veriyor.

Vatandaşların güçlendirilerek yetkilendirilmesi idealini temsil ettiği halde, bir grup elitin kararını vatandaşların seçimi olarak öngören ve seçim sandığına sıkıştırılan bir demokrasi ile sınanırken; anti-demokrasi aktörlerinin de dünyanın çeşitli bölgelerinde güçlendiğini izliyoruz. Buna rağmen demokrasi hala dünya üzerindeki pek çok toplum için bir ideal, üstelik dünyadaki ülkelerin yarısından fazlasının da resmi rejim biçimi. Bu da var olan kurumlarının daha iyi çalıştırılmasının da ötesinde demokrasinin, yani katılımın temsilinin ve karar alma süreçlerinin de köklü bir yeniden düşünülmesini gerektirir. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen demokrasiyi müzakereci ve katılımcı yollarla derinleştirme çabaları ve isyan eden toplulukların yanı sıra gelişen sosyal hareketler de bunun sinyallerini veriyor (Landemore 2020; Della Porta 2020). Balibar ise, şiddetsiz başkaldırı olarak da tanımlayabileceğimiz bu özgürleştirici hareketlerin geleceğin yurttaşına ve demokrasisine dair hayallerimizin zeminini kurabileceğini vurgular (Balibar 2010:17).

Buradan hareketle hem bu çabaları hem de kentlerde ortaya çıkan bireysel haklar yerine toplumsal hakları merkezine koyan sosyal hareketleri demokrasinin geleceğinin ipuçları olarak görebiliriz. Bu ipuçları bize geleceğin demokrasisi için nasıl bir çerçeve çiziyor? Kentsel sosyal hareketler ivmesini bir temsil krizinden mi yoksa paradigmal bir dönüşüm talebinden mi alıyor?

Luneburg, Almanya; fotoğraf: Tuba İnal Çekiç

Adalet Hemen Şimdi
Geçtiğimiz on yılda gündeme gelen, küresel ölçekte etkili olan ve özellikle kentlerde ortaya çıkan sosyal hareketlerin çevre, mekan ve özne temelli adalet arayışı içinde olduğunu söyleyebiliriz özetle. İklim-çevre hareketleri olarak adlandırabileceğimiz birinci grup, bugünün yanı sıra gelecek zamana ilişkin de bir hak talebinin manifestosu. İçine girmiş olduğumuz yeni çağ, dünyanın ve ekolojik düzenin insan etkinlikleri ile değiştiği ve “Antroposen” olarak adlandırılan bir dönemi tarifliyor. Bu değişiklikler arasında küresel ısınma, habitat kaybı, atmosferin, okyanusların ve toprağın kimyasal bileşimindeki değişiklikler ve hayvan nesillerinin tükenmesi yer alıyor. Sadece gelecek nesillerin değil, dünya üzerindeki pek çok topluluğun halihazırdaki temel yaşam haklarını etkileyen yaşam rejimlerimizi odağına alan bu hareketlerin en bilineni ise ulus ötesi karakteri ile “#FridaysforFuture”. Cuma günleri okul grevi yapan çocuklar ve gençlerin öncülüğünde, 2018 yılında İsveç’te başlayarak, hızla tüm dünyaya yayılıp, dünyanın pek çok şehrinde milyonları sokağa döktü. İklim krizi karşısında devletlerin daha etkin bir rol üstlenmesi talebiyle ortaya çıkan bu hareketin taleplerinin başında bilimin yol göstericiliğinde iklim krizinin zaten içinde olduğumuz kabul edilerek küresel ısınmanın 1,5 derecenin altında tutulması var. Bunun da ötesinde eşitsiz siyasi ve ekonomik güç dengelerine dayalı ve birbirleriyle gezegensel olarak bağlı kentler sisteminin bir parçası olan iklim ve çevrenin geleceği için ekolojik adalet ve dahası eşitlik talebi de yer alıyor. Sürdürülebilirlik adına halihazırda devletlerin aldığı önlemlerin ancak bildiğimiz haliyle dünyanın ömrünü bir süre daha uzatmaktan öteye gitmeyeceğini kabul eden bu yaklaşım, üretim süreçlerinden ziyade sosyo-mekansal çevresel eşitsizlikleri üreten yapılara odaklanmayı önceler (Swyngedouw, 2018).

Diğer taraftan geçtiğimiz on yılda toplumsal adalet meselesine odaklanan sosyal hareketlerin de giderek yaygınlaştığına, dünyanın her yerinde on yıllardır biriken gerginliğin yeni bir vakanın ardından milyonları sokaklara dökebildiğine tanıklık ettik. #BlackLivesMatter, 2013 yılında siyahlara uygulanan devlet ve kurumsallaşmış şiddete karşı kurularak, 2020 yılında George Floyd’un polis şiddetiyle öldürülmesinin ardından küreselleşen, bilinen en yaygın ve uzun protestolardan biri oldu. Kadınların, siyahların, göçmenlerin ve çeşitli toplumsal grupların ayrımcı davranışa maruz kaldığı, özellikle yükselen popülist sağ hareketlerin de bunu kışkırttığı bir gündemde BlackLivesMatter gibi, kadın ve LGBTİ hareketleri ve antifaşist hareketlerin de gelişmesi bir tesadüf değil. Özellikle sağın giderek yükselen ayrımcı sesi karşısında bir o kadar birleştirici yapısı olan bu hareketler, beyaz ve erkek üstünlüğüne dayalı, devlet ve sağ şiddete karşı yerel güç inşa etmek üzere bir araya gelen grupları ifade eder. Bu harektlerin içinde kadın hareketinin de altını çizmekte fayda var. Zira bildiğimiz sosyo-politik dünyayı şekillendiren önemli aktivizmlerden biri olan kadın hareketi aynı zamanda bu hareketlerin de en eskilerinden biri. Demokrasinin öznesine de odaklanan, çoğunluk yerine çokluğa vurgu yaparak temsil mekanizmalarını sorgulayan sosyal ve toplumsal adalet hareketleri hak, özgürlük ve ekonomik kaynakların da eşit bölüşümünden yanadır.

Üçüncü grupta ise tüm bu hareketlerin ve protestolarının sınırlarını tanımlayan kentin mekanında adalet arayan insiyatifleri sayabiliriz. Yoksul sınıfların barınma sorununun çözülmesi, şiddet ve suçla bütünleştiği ileri sürülen çöküntü alanlarının iyileştirilmesi veya köhnemiş tarihi dokuların yenilenmesi ve deprem riski gibi süreci meşrulaştıran gerekçelerle kentlerin yeniden düzenlendiğini biliyoruz. Bu yeni düzen için, ekonomik ve siyasi iradenin öncülüğünde sermaye birikim aracına dönüşen kentlerde metalaşan mekan, serbest piyasa koşullarına göre yeniden işlevlendirilir ya da el değiştirir. Yeniden işlevlendirme sürecinde kamusal alanlar konut alanları ya da işyerlerine dönüşürken el değiştirme süreçlerinde de mülkiyet ve hak sahipliliğinin yüksek gelir grubunun lehine aktarılır. Toplumsal fayda yerine, bireysel ekonomik çıkarları gözeten, sermayenin güdümünde hareket eden devlet kurumlarına karşı oluşan güvensizlik ve tepki beraberinde antikapitalist mücadelenin de bir parçası olarak çeşitli kentsel hak mücadelelerini de getirmiştir.

Mekanda adalet talebiyle ortaya çıkan işgal ve isyan hareketleri ve protestolar, kent hakkı çerçevesinde ortaya çıkan eşitsizlikleri, yerinden edilmeleri, soylulaşma baskısı altındaki mahalleleri ve tüm bu süreçlerde temsiliyet meselesinin mülkiyet odaklı olmasını karşısına alır. Bireylerin refahını ve kişisel gelişimini engelleyen, ekolojik dengeyi tehdit eden, çoğulcu bir kentli kültürü yerine ayrışma ve kutuplaşmaya yol açan mekansal gelişmeye karşı çıkar. Bunlar Lefebvre’nin (2002) “kent hakkı” tanımlamasını yaparken vurguladığı daha anlamlı bir kentsel yaşam özleminin yanı sıra kentsel mekanın üretimi ya da dönüşümü süreçlerinde karar mekanizmalarının sermaye ve devletin kontrolünden çıkarılarak güç ilişkilerinin yeniden yapılandırılması gerekliliğine odaklanır. Ayrıca yaşanabilir konut alanları, yeşil alanlar, teknik ve sosyal altyapı olanakları gibi kullanıcı haklarını içeren ihtiyaçların karşılanmasının yanı sıra yoksullar, yaşlılar, azınlıklar, göçmenler, çocuklar kadınlar vb. dezavantajlı toplumsal kesimlerin korunmasının öncelik kazanması da bu kapsamda talep edilir.

Ancak kentsel mekanı dilediği gibi biçimlendiren iktidar ve sermaye güçlerinin yarattığı baskının yanı sıra hukuksal süreçleri de yönlendirmesiyle yasal hak arayışlarında tepkinin zayıflatıldığı ve sindirildiğini izliyoruz. Harvey (2013), bunun ardında iktidar baskısı ve hukuksuzluğun yanı sıra meşrulaştırıcı söylemin, kamusal alanın ortak mülkiyete tabi olan bir alandan çok kimseye ait olmayan ve kimsenin sorumluluğunu gerektirmeyen alan algısına dayandığını iddia eder. Bu bağlamda kollektif mülkiyet olgusu üzerine şekillenen kentsel müşterekler hareketlerini bu grup içinde vurgulamak önemli.

Bu hareketler demokrasinin konturları hakkında bize ne söyler?
Peki, kentlerde genellikle kamusal alanları protestolar için mekan edinen bu sosyal hareketler bize özlemini duyduğumuz uzun soluklu demokrasi maratonununda neler söylüyor?

Çevresel, toplumsal ve mekansal adaletin merkezinde olduğu bir demokrasinin sinyallerini veren bu hareketlerin her şeyden önce devlet karşısında korunan bireysel haklardan ziyade toplumsal ortak hakların korunmasını temel ilke olarak benimsediğini söyleyebiliriz. Öte yandan; tüm bu taleplerin dile getiriliş biçimini göz önüne aldığımızda bir itiraz, isyan, protesto olarak ortaya çıkması da sandıkla seçim arasında sıkışan temsili demokrasinin yerine giderek derinleşen ve kurumsallaşan doğrudan demokrasi uygulamalarının daha yaygınlaşması gerekliliğini ortaya koyuyor. Devlet müdahalesinden arınmış hak ve inisiyatiflerin kullanımı, demokratik yollardan bu hakları savunabilme, hatta bu hakları yerel ve merkezi yönetimler üzerinde baskı mekanizmalarına dönüştürebilmek de bunun bir parçası. Bu da henüz reaktif olan bu hareketlerin gündemi belirleme, siyasete dahil olma potansiyeli üzerinden aktif vatandaşlığın makbul olduğu bir gelecek özlemini ifade eder.

Üstelik bu tip karşı çıkışlarda hareketin toplumda yaygınlaşmasında değil ivme kazanması için mekanda ve zamanda bir kırılma yaratmasıdır umudu beslenir. Bu bağlamda; Erik Swyngedouw (2011) daha eşitlikçi bir sosyal-politik-mekansal alanı kazanmak adına; Jacques Rancière, Alain Badiou, Etienne Balibar ve Slavoj Zizek gibi düşünürlere atıfla, özgürleştirici bir siyasi proje beklemek yerine demokrasiyi felsefi olarak geliştirme çabalarının ötesine geçen bu tip protesto ve eylemlerin önemini ifade eder (Swyngedouw, 2011:374). Diğer bir deyişle; ortaya çıkan bir patlama anı, bir olay, verili sosyo-mekansal düzeni bozan herhangi bir prosedür, herkes için eşitlik adına atılan bir ilk adım olabilir. Dolayısıyla; dünyanın sonunu hayal etmek kapitalist sistemin sonunu hayal etmekten daha kolay diyen Fredric Jameson’ın (2003) yanında; ancak mümkün olanı talep etmekle değil, imkansız olanı istemekle başlamak gerekebilir. Sonuç olarak, burada kısaca ön plana çıkan temel taleplerini yazmaya çalıştığım ve kitleleri harekete geçiren küreselleşmiş sosyal hareketlerin söylemlerine ve eylemlerine daha sistematik bir bakış bize geleceğin demokrasisinin konturlarını çizebilir.

Kaynakça
• Balibar, É. (2010) Antinomies of citizenship. Journal of Romance Studies, 10(2), 1-20.
• Della Porta, D. (2020) How social movements can save democracy: Democratic innovations from below. John Wiley & Sons.
• Jameson, F. (2003). Future city. New Left Review, 21, 65.
• Harvey, D. (2013) “Asi Şehirler: Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru”, çev ve sun. Ayşe Deniz Temiz, Metis Yayınları, İstanbul
• Landemore, H. (2020) Open democracy - Reinventing popular rule for the twenty-first century. Princeton University Press.
• Lefebvre, H. (2002) “The Right to the City”, ed: Gary Bridge, Sophie Watson, The Blackwell City Reader, Oxford UK, Blackwell Publishing
• Swyngedouw, E. (2011). Interrogating post-democratization: Reclaiming egalitarian political spaces. Political geography, 30(7), 370-380.
• Swyngedouw, E. (2018) Promises of the political: Insurgent cities in a post-political environment. MIT Press.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: