3. Köprü, 3. Havalimanı, Kanal İstanbul, Yeni İstanbul Gibi Projeleri Yaratan Yalan

KORHAN GÜMÜŞ

Eğer safça, "Hadi açıkça söyleyin bakalım, bunları yaparken aklınızdan ne geçiyordu?" diye sorsanız akıllarından geçirip de söylemedikleri şuydu: "Aslında insanlarla, canlılarla, cansızlarla ilgili ne varsa, onların iyiliği için ne gerekiyorsa hepsini biz biliyorduk. Mekanları, kasabaları, şehirleri. Nereden çıktı bu kural tanımaz, söz dinlemez cahil halk?"

Onlara göre bilim mutlak bir itaat gerektirir. Ama ya bir türlü olmuyorsa?

Zararı yok, oyuna devam!

Önce bilinçaltında “şarlatan” siyasetçiler, hatta biraz daha ileri gidersek baştan çıkarılmış bir halk nosyonu olmalı. Bu cahillere gerekenden fazla yetki tanınmamalı. Laf dinlemezse, daha doğrusu otoriteyi hatırlatmak için gerektiğinde kafasına bir sopa indirilmeli. Sert önlemler alınmadan, mutlak kontrol sağlanmadan cahillikle baş edilmez.

Daha da olmuyorsa, zararı yok, oyuna devam!

Bilim adına, halk adına, ey şanlı, tarih yazmış kurtarıcılarımız, devletimizin yüce tanrısal kurumları, neredesiniz? İşte suçlular karşımızda!

Bu siyasetçiler bir kere başımıza gelmiş oldukları için onlarla kavga etmek yerine otoriteyi paylaşmaya teşne olmak ve zevahiri kurtarmak gerekir. Ne de olsa iktidar ayrıcalıkları ve imkanlar olmadan yaşamak mümkün değildir. Olmadı, gerektiğinde onların halka ihanet içinde olduklarını kulaklara fısıldarız.

Kanal İstanbul, Yeni İstanbul, 3. Köprü, 3. Havalimanı, gibi projeleri yaratan yalan budur.

Başka bir nosyon, onların kötü niyetli olmalarıdır. Halkın, doğanın, ülkenin aklınıza ne gelirse, yararını düşünmediklerine göre bilinçli olarak kötüdürler. Kötülüklerinden utanmadıklarına göre, onların kendi inanışlarından, karakterlerinden dolayı kötü olduklarına kesinlikle kani olmak gerekir. Sahi, siz onların iyi niyetli olduklarına inanıyor musunuz?

Yalanı anlamak kolay: Ne yaptıklarına bakın.

İktidar içerikten çok içeriği imal eden yöntemdir. İktidarın demokratik olup olmadığını belirleyen ana meselelerden biri kendi işleyiş mantığını gizlemesidir. Bu sözlerde saklanan birçok sorun var elbette... İhale ile işin verilmesi, farklı alternatiflere, yaratıcılığa kapalılık, dışlayıcılık vs bir dolu konu var. Bizi iktidar ile işbirliği yapıyoruz diye eleştiriyorsunuz ama biz Sözen zamanında, hatta Dalan zamanında, Gürtuna zamanında da İstanbul’u planladık. Her dönem. Bilim adına oturuyoruz bu koltuğa. Anlaşılmıyor, görüldüğü gibi.

Peki her dönem ruhunu vesayetten devşiren bu süreçte İstanbul'da neler oldu?

Gene de olmuyorsa, zararı yok, oyuna devam!

Bıraksalar İstanbul’u mükemmel bir şekilde planlayacaklardı. Ancak siyasal otorite, çıkar gruplarıyla işbirliği yaptığı için onlara izin vermedi.

İşte otoriter iktidarları yaratan yalan da budur. İktidar alanındaki hazza (juissance'a) şirk koşmak.

İktidar, hakikat kılığında yalan söylemenin aracıdır. Sorunun kendisine tercüme edilmesidir. İktidarı için yapar, yaptığı için iktidardır. Egemenler her şeyi kabul edebilirler, bir tek yöntemin konuşulmasını kabul etmezler. Bu yüzden eğer bir değişiklik yaratmıyorsa, egemen konumlar çatışmalı bir uyum gösterirler.

Hakikat tahakkümün nesnesine kazınmasıdır.

Ortak normlar, vatandaşlık hukuku çoğu zaman herkesi kapsayacak şekilde değil, topluluklardan yalnızca bir bölümünü temsil edecek şekilde yapılandırılır. Kapitalist toplumların içinde bu kodların başka türlü işlediğini söyleyebiliriz. Modern sivil toplum birbirinden çok farklı kodlama süreçlerinin iç içe olduğu, katmanlı grupların eklemlenmesinden oluşur. Bunlardan belki de en ayırt edici olanı uzmanlar topluluğu ile sivil toplumun eklemlenmesi. Sivil toplum dediğimiz de genellikle donanımlı bireylerden oluşur. Bu topluluklarda, kodlar farklılaşsa da ortak işleyişler bulunmakta. Bunlardan biri de iktidarın tercihten ibaretmiş gibi gözükmesi. Özcü işleyiş temsil edileni salt gerçeğe dönüştürür. Bir bakıma nesnenin kendi üzerinden bilgi temsil edilirken görüş sahibi de kendisini merkeze yerleştirir.

Bu durumda muhalefetin, kutsal bagajın arkasına saklanarak sınıflar arasındaki gelir paylaşımını kontrol eden, gücüne güç katan iktidarlardan bir farkı kalır mı?

Bildiğini bilen özneler olarak bu yalan söyleme (ve yalanla yaşama) hazzını yaşıyoruz. Bilmediğini bilmeyen özneler olarak da haksızlıkların, şiddetin kaynağındayız. Garip bir şekilde bir taraftan birtakım sorunların varlığına işaret eden, bir taraftan da bu sorunların kaynağında bulunan şizofrenik bir dünyanın içindeyiz.

Örneğin İstanbul’un surlarını ele alalım. Yok edilen yalnızca İstanbul’un eşsiz kültür mirası mıdır? Yoksa yaratıcılık, zihinsel bir enerjiyle yaşam kazanabilecek bir şehrin, o şehirdeki insanlarının aklının, beyninin gelişmesinin engellenmesi ya da katli midir? Hangisi daha önemli? Bence böyle bir soru yok. Hem kültürel miras hem de onu inşa eden ve anlayan insan zekası bir kağıdın iki yüzü gibi. İstanbul’da kaybolan doğal ve kültürel mirasa, çevreye atıfta bulunuyoruz. Yeter ki daha vahim bir duruma, insanların zekasına, beynine yapılan haksızlığa dokunulmasın!

Taksim ve İstanbul’un bütün meydanları için saçma sapan projeler hazırlayan, sonra da her itirazımızda “Ulaşım teknik bir konudur tartışılmaz” diye bizi azarlayan uzmanlar ile onların sundukları bu plan ve projeleri uygulatmak için yukarıdan “Ne olursa olsun yapılacak, laf dinlemezlerse müdahale edilecek” diyen otorite arasındaki benzerlik çarpıcı. Polisler şiddetle hiç alakası olmayan ancak itiraz eden, yani laf dinlemeyen gençlerin kafalarına nişan alıp gaz fişeklerini atıyorlardı. Bu yüzden ondan fazla genç öldü, kör ya da felç oldu. Her iki işlevde de aslında “Kafalarına sık” talimatı bulunuyor. Her ikisi de aynı şiddeti uyguluyorlar. Bu projeleri, planları hazırlayanlar şiddet yoluyla şehirlilerin müşterek anlam dünyasını felç etmeyi hedefliyorlar. Diğerleri ise doğrudan kafalarımıza nişan alarak, sıkarak bunu fiziksel olarak gerçekleştiriyorlar.

Tasarım, mimarlık, şehircilik gibi faaliyetler sembolik faaliyetlerdir, temsil ettikleri insanların yaptıklarını, hayatlarını ilgilendirir. Kendi üretim sürecini görünür hale getiren sorgulama, yani düşünsel olma yükümlülükleri vardır. Dünyadan söz ettiğimizde kendisinden değil, kendi bildiğimiz bir dünyadan söz ederiz. Bunu düşünsel bir uğraşla bildiğimizden dolayı değil, belki de tarihsiz (antropolojik) deneyimlerden, din, gelenek gibi bilgilerle elde ettiğimiz için. Her sözlerine hakikatin dünyanın dışında olduğunu söyleyerek başlayanlar, insandan insana aktarılan, tarih ötesi bir deneyime işaret etmişlerdi. Büyük ihtimalle tanrılar yer yüzüne indiğinde, hayatlarının çekilmez hale geldiğini fark ettikleri için. Bilmiyorum bu deneyimi hala günde tekrar tekrar (beş vakit) hatırlamaya gerek var mı?

Yetmiyorsa, ki yetmediği çok açık, fazlasına gerek var. Özellikle neoklasik modernleşmenin kalıntıları olan ve eğitimle edinilmiş kimlikleri ile “yaratıcı” denilen niteliklere, işlevlere sahip siyaset, tasarım, planlama, mimarlık gibi faaliyetlerle uğraşan insanlar olarak. Çünkü bu “yaratıcı” insanların çıkarları için, ayrıcalıklarını korumak için bağımlı hale gelmeleri insanların başına gelebilecek en büyük felaket.

Şehirlerin ve toplulukların bir bütün olarak tasarlanabileceğini varsayan korporatist planlama faşizmin bir kalıntısıdır. Faşizm ile piyasa ekonomisi türdeştir. Birincisi şehrin bir bütün olarak, tıpkı bir bina gibi tasarlanacağını varsayar. İkincisi ise bir malzeme deposunu andıracak şekilde araçsallaştırır. Bu praksislerinin konusu olan mekan, yani uzmanların kendi disiplinlerine göre tanımladıkları ve söylemleştirdikleri nesne, gerçekte kalıcı bir şekilde temsil edilene dönüştürülmüş insandır. Mekan dediğimiz aslında insandır. Şiddet yoluyla temsil edilenin temsil edene dahil edildiği bir praksistir bu. Bu sürecin içinde şiddetin sembolik alanda yeniden üretimi bulunur. Hiç şüphesiz tasarım sembolik bir faaliyettir ancak temsil ettiğinin de sembolik bir faaliyet olduğunu anlamak gerekir. Onların planlama dedikleri tam da buydu işte. Bu yüzden İstanbul’da hiç bir zaman planlama olmadı. İktidar, yoksul halkın girişimcilik ruhunu okşayarak bu sorunu görünmez kılıyor. Muhalefet ise merkezci siyasal konularda hiçbir zaman anlaşamadıkları iktidar ile yereldeki reel koşullarda uzlaşma içinde. Böylece sorunla yüzleşme fırsatı ortadan kalkıyor.

Bütün “yaratıcı” insanlar olarak mı? Elbette ki hayır.

Sorunun çözüldüğüne inanılır. Oysa sorun çözülmüş değil, yalnızca görünmez kılınmıştır. Üniversite eğitimi almaya hak kazanan kişi, önünde açılan kapıdan aynı zamanda sembolik sınıfa katılmak için bir adım atar. Edinilmiş kimliklerin “tarihin motoru” olan sınıf mücadelesiyle dönüştüğü varsayılır.

Zenginliğin, gücün beş para etmediğini dünyevi her türlü ihtiras ve başarıyla alakası olmayan sanatçılar gösterir. Modern dünyaya yaşam öpücüğünü onlar verir. Evet, onlar da sermaye sahibidirler. Ama sahip olmaktan vazgeçmek ve sermayelerini başkalarına devretmek için. Evet, ne de olsa aynı soyağacının diğer dalındaki akrabaların, şairlerin, romancıların, sanatçıların böyle bir dertleri yok. Onlar bildikleri, gördükleri şeylerin, şeylerin kendileri olduğunu pek düşünmezler. Ancak siyaset, mimarlık gibi edinilmiş kimliklerle bildirişim alanını paylaştıkları için bunların kendi hayal dünyalarında olduğunu bilirler. Bağımsızlık bulaşıcıdır. Bu yüzden otoriter iktidarlar bağımsızlığın bulaşmasını engellemek için ellerinden geleni yaparlar. Bu amaçla bağımsızlığı hayırseverlik alanına izole ederler, kamu alanına çıkmasını istemezler. Böylece modernleşmenin yarattığı sınıfsal çelişki, asimetri karşıtlıkla gizlenir. Mimarlık, tasarım, kültürel miras gibi faaliyetlerde deneysellik üst sınıfların bir tercihi gibi gösterilir. Sermaye ile sermayesizler arasındaki ilişkilerin kontrol altında tutulması, haksızlıkların, adaletsizliklerin, şiddetin gizlenmesi için öncelikle bu “yaratıcı sınıf”ın bağımlı olması zorunludur.

İktidarlar bu unutkanlık üzerinde inşa edilir. Kural nasıl bilindiğinin bilinmemesidir. Bu nedenle bilinenden söz edilir, nasıl bilindiğinden söz edilmez. İktidarların becerisi bildiğini göstermek, bilmediğini gizlemektir. En önemli becerileri bilginin nasıl bir yöntemle ve nasıl elde edildiğini, yani bu eşitsizlik yaratan iktidar makinesinin nasıl çalıştığını gizlemektir. Bu yüzden demokratik topluluklar politika ile poetika arasında dengeli bir ilişki kurmaya çalışırlar. Ne de olsa bürokratik devletlerin normal işleyişinin Nazizmle, faşizmle aynı şey olduğunu öğrenmişlerdir.

Notlar
1. Merak ettim, İstanbul’un 2004’ten 2014’e uydu görüntülerini karşılaştırdım. İstanbul’un Çevre Düzeni Planı’nın hazırlandığı bu süreç içinde, aradaki fark son derece çarpıcı. Bu on yıl içinde şehrin ormanlarının, yeşil alanlarının neredeyse yarısının yok edildiği görülüyor. 1990'lı yıllarda mücadelesini verdiğimiz yerler bu süreçte yapılaşmaya açılmış! Demek ki yalnızca oturup İstanbul’un iyiliği için kapalı kapılar ardında plan yapmak yetmiyor. Başka bir şeyler daha yapmak gerekiyor. Öncelikle şehrin kendi dinamiklerinin temsil edileceği bir ilişki kurmak lazım. Çünkü planlama hiç şüphesiz sembolik bir faaliyet ama temsil ettiği de öyle.

2. Kendisini merkeze alan, özcü bir yöntemle temsil ettiğini tanımlayan planlama modeli bir işe yaramıyor. Şimdi bu planın içeriğine değil de bizden neyi gizlediğine, neyin üstünü örttüğüne bir bakalım: Planı hazırlayan şirket (Bimtaş) ihale ile işi alıyor ama sermayesi İBB’ye ait. Kamu tarafı hem ihale ediyor, hem hazırlıyor, hem onaylıyor. Bu yöntemle hazırlanan planlar, alınan kararlar şehirdeki hareketliliği, dinamikleri, farklı kamu yararı anlayışlarını, toplulukların isteklerini temsil edemez. Oysa İMP’nin yaptığı iş, bağımsız kişi ve kuruluşlara açılmış olsaydı, bu harcanan kaynağın onda biri ile çok daha nitelikli bir çalışma ortaya çıkardı. Bağımsız kişilerin ve kuruluşların enerjisi harekete geçirildiği için İstanbullular da bilgilenmiş olurdu. Merkezi yönetimin vesayetçi müdahaleleri engellenebilirdi.

3. Küba ve Meksika’ya yaptığı ziyaretin dönüşünde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kanal İstanbul’u yapacak firma yetkilileri ile görüştüğünü ve onlara işi hızlandırma talimatı verdiğini söylemiş. Bu sözlerden Kanal İstanbul’un ve çevresinde yer alacağı varsayılan yerleşim alanlarının planlandığı anlaşılıyor. Bu aşamada plan formalite icabı Büyükşehir Belediyesi’nin şirketine devredilecek. Sonra da plan tadilatı olarak meclisten geçirilecek. Bu projelerin iktidar tarafından geliştirildiğini düşünenler olabilir. Oysa bunlar girişimciler tarafından finansman piyasalarının desteği alınarak geliştiriliyor, sonra iktidarın onayına sunuluyor. Kent yönetimi de uzaktan izliyor, kendisine görev verilirse yerine getiriyor.

4. Büyükşehir Belediye Başkanı Topbaş göreve geldiği zaman İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi (İMP) adıyla bir planlama bürosu kurdu. Bu büro yıllarca çalıştı, neredeyse birkaç üniversite kurmaya yetecek kadar bir bütçeyle (zamanın parasıyla 70 trilyon lira) şehrin master planı hüviyetindeki İstanbul’un Çevre Düzeni Planları’nı hazırladı. 2009 yılında bu planlar Büyükşehir Meclisi’nde oybirliği ile onaylandı. Topbaş bu planların şehrin anayasasını oluşturacağını açıkladı. Yaptığı konuşmalarda defalarca kimsenin bunun dışında hareket edemeyeceğini, İMP’ye sorulmadan İstanbul’da çivi bile çakılamayacağını belirtti. Geçtiğimiz yıl içinde İBB’nin kendi resmi sitesindeki açıklamaları taradım. Birkaç yıl öncesine kadar neredeyse her gün adı anılan İstanbul Çevre Düzeni Planları’ndan bir yıl boyunca hiç söz edilmemiş! (En son 2013 yılında bir kere değinilmiş.) Son yapılan bu açıklama da şöyle: İTO toplantısına katılan ve bir konuşma yapan Büyükşehir Belediye Başkanı Topbaş İstanbul’da göreve gelir gelmez beşyüz uzmanın çalıştığı bir büro oluşturulduğunu, şehri uzmanlara incelettiğini söylüyor. Ancak bu uzmanların niye bu işi yaptıklarını, hazırladıkları belgenin İstanbul’un Çevre Düzeni Planı (master planı) olduğunu söylemiyor! Belediyenin çıkardığı bültenler ve resmi web sitesi incelendiğinde son birkaç yıldır bu planlardan hiç söz edilmediği görülüyor. Açıkçası yöneticiler İstanbul’u daha iyi tanısınlar diye o zamanın parasıyla yetmiş trilyon harcanması… Şaşırtıcı bir durum. Birkaç üniversite kurmaya fazlasıyla yetecek bir kaynak harcanan ve üzerinde yıllarca çalışılan master planın İstanbul’u yönetenler şehri daha iyi tanısınlar diye hazırlanmış bir rehber niteliği kazandığı anlaşılıyor. Yılda 1500 plan tadilatı yapılan bir şehirde bir master plana ihtiyaç bulunmadığı açık.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL