Beş bölümden oluşacak tefrikamızın ilk bölümü Sevinç Hadi’nin ilkokul ve lise yıllarından mimarlık eğitimine uzanan, farklı kentlerde ve çok çeşitli mekanlarda onu profesyonel yaşamına hazırlamış hatıralarına temas ediyor.

Sait Ali Köknar: Mimar olma kararınızı, mesleğinizi seçmenizi etkileyen ne oldu? Üniversite öncesi, lise hayatında sizi mimarlığa iten neydi?
Sevinç Hadi: Evimizde Tableaux Auxiliaires Delmas isminde, Fransızcayı birtakım imajlarla öğreten bir albüm vardı. 1930’ların sonlarına denk geliyor bu albümün olduğu yıllar. Altı dilde yapılıyormuş. (İnternetten öğrendim.) Yatay formatlı, kapağı mavi renkliydi, her bir sayfasında bir yaşantıyı çizimlerle anlatıyordu. Oturma odaları, evler, sokaklar vs. Bayılırdım ona bakmaya. Annem ve babam Fransızca öğrenmek için almışlar. Evde ortalıkta duruyor. Bir sayfasını iyi hatırlıyorum, her gün bakardım. Bir ev yapılıyor; mal sahibi gelmiş, silindir şapkalı, redingotlu, elindeki bastonuna dayanmış. Karşısında ona cevap veren kişiler var; işçiler kaynıyor evin içinde, sanki binanın kesiti var gibi. Eşyalar görünüyor, işçiler çalışıyor, bahçede de aynı. Şandor “Bir bayram hazırlığı gibidir inşaat” derdi. Hakikaten belli bir güne hazırlanıyor her şey, bayram öncesi gibi. Öbür sayfalara da bakardım ama o sayfaya hayrandım. Tabi ağzımdan mimar olacağım diye bir söz çıkmamış, mimar nedir bilmiyorum ama bu benim içime sinmiş. Bir de bizim evde bir şey imal edilmesi meselesi hakimdi; annem dikiyor, babam soba yapıyor. Biz çok yer değiştirdik, ben yaklaşık 18 okul değiştirdim üniversite bitinceye kadar. Her yeni yer, mekanın yeniden düzenlenmesi demekti.

Aydan Volkan: İstanbul’da mı doğdunuz?
SH: Hayır, Mersin’de, anne tarafım Rodos’tan Mersin’e gelmiş. (Nazım Hikmet’in de dediği gibi Mersin’i sanırım ancak ölünce unutabileceğim.) Mersin, rıhtımlarında pamuk depoları, iskeleleri, denizcileri, tekneleri ile hayal meyal gözlerimin önünde. Mersin’de kıyı boyunca devam eden, her gün gittiğimiz Millet Bahçesi’ne dik Silifke Caddesi’ndeydi evimiz. Bahçe katında bir Yahudi aile otururdu; Simon ile Nelly, her gün kapışırlardı. Çünkü kumar oynarlardı. En altta bir dükkan ve dükkanın üstünde evin mutfağı olan asma kat vardı. Mutfakta büyük annem bütün aileye yemek pişirirdi. Buzdolabı yoktu, bir tel dolap vardı. Aynı dolabı birkaç sene önce Stockholm’de gezdiğimiz eski hırdavatçı, seramikçi, eczane, ev yaşantısını aynen sergileyen Skansen Adası’nda gördük. Renk, biçim, kurgu aynı. İçine kütük buz konur, soğutma işlemi gün boyu sürerdi. Bu evde portakal ağaçlı bahçeyi görerek yukarı çıkan merdivenden sonra, diğer odalardan farklı olarak bir sofa ve onu takip eden adeta başını caddeye uzatan cumbalı oda, terakota benzeri seramik kaplıydı. Yaz gelince kovalarla su dökülürdü, serinlerdi ortalık. Cumbadan Silifke Caddesi seyredilir, sabah ezanından sonra çıngır çıngır çıngırakları ile develer geçerdi. İki adım ötede bahçesi hurma ağaçlı Gazi İlkokulu’na giderdim.

SAK: Çok iyi hatırlıyorsunuz mekanları. Yaşınız kaç bu sırada?
SH: Bunları gördüğüm yıllarda 5-8 yaşları arasındayım. Unutulacak gibi değildi. Kışın, Rodos işi ehramlar kapılara asılırdı. Bunlar düz atkılı, kırmızı, ince yün dokuma battaniyelerdi, soğuğun içeriye girmesini engelleyen. Odalar ortaya konulan mangallarla ısınırdı. Mersin’in kışı böyle atlatılırdı. Pencerelerde panjur vardı. Tavanlar çok yüksekti, muz hevenkleri bir odada tavana asılırdı. Biz çocuklar ortadaki masanın üzerine iskemle koyar, onun üzerinde de en uzun boylumuzun muza ulaşmasını sağlardık. Yazları, Fındık Pınarı ve Gözne Yaylaları’na giderdik. Geniş bahçe içinde mutfak, fırın ve gölgelikli yerler, yukarıda üstü örtülü yarı açık hayat, etrafına dizilmiş odalar hep sevdiğim yerlerdi.

Kiremithane Mahallesi, Silifke Caddesi; Gazi İlkokulu ve ailenin cumbalı evinin bulunduğu cadde, 1939-40 civarı
1944, 19. İlkokul, Nilüfer Çayı kenarında, okul sergisi
Sevinç Hadi (ortada) lise arkadaşlarıyla, 1952
Sevinç Hadi, abla Özcan Tütüncü ve baba Cahit Tüjümet

Mersin’de Levanten bir ailenin kızı arkadaşımdı. Geniş bahçe içindeki görkemli evlerine rağmen akşam serinliğinde ailece kaldırıma çıkar, oturup sohbet ederlerdi (1930’ların sonu). Kapının önüne çıkmayı, sokağı yaşamayı ilk burada fark ettim. Sonraki yıllarda bunun örneklerini değişik yerlerde gördüm. 1960’da akşam karanlığında Aaachen’den Brüksel’e giderken otoyol üzerindeki seyrek yerleşmiş evlerin önünde sohbet edenler, Yunanistan’da kapı önü sohbetleri, Göreme’de, Avcılar’da çıkrıkla yün eğirirken bir yandan da komşularıyla sohbet eden kadınlar bana hep Mersin’i hatırlattı.

SAK: Sonra gezmeye başladınız bir sürü şehri.
SH: Sonra gezmeye başladık evet. Adana’ya gittik. Önce eski Adana bölgesinde oturduk. Düz damlı, herkes sıcakta çatıya çıkıyor, geceleyin cibinlikler kuruluyor, sabah olunca her taraf bembeyaz. Sonra Yenişehir bölgesine geçtik. Orada Adana zenginlerinin villaları vardı, onlar çok hoşuma giderdi. Daire şeklinde pencereleri vardı, demek ki onlar, yaşanan yerler değil, tuvaletlerin yahut girişlerin pencereleri idi. Yani aslında beni ev düzeni çok çekerdi. Biz çok yer değiştirdik ve bir şehirde otururken de ailem çok bağımsız hareket ederdi. Bir yeri bırakıp öteki tarafa geçerlerdi kolaylıkla. Dolayısıyla çok sayıda ev geziyorduk. Ev yerleştirme meselesinde bana çok güvenirlerdi şakayla karışık. Ben de düzeni sürekli değiştiriyordum. Koltuğu şuraya alalım, bu oda şu olsun gibi. İkiz evler, karnıyarık evler, ahşap evler… Çok değişik yerlerde oturduk.

AV: 18 kent, 18 ev demek en azından. Yerleştirme ve düzenleme merakıyla da algılanmış 18 farklı mekan deneyimlemişsiniz.
SH: Evet, bir de şu var mesela babam soba yapardı ama nasıl? Bazen yatık soba, bazen dikine soba. Isıtılacak hacim büyükse büyük, küçükse küçük soba. Adana’da talaş sobası yapmıştı, dikine. Yakında talaş alınabilir bir marangozhane vardı herhalde. Depoya yayılır talaşlar, kurur, sonra toplanır, sobaya doldurulur, ortasına dikine konan odunla açılan oyuk içine çıra alevleriyle atılır, talaş için için yanar, ortalığı gün boyu ısıtırdı. Bazen fırınlı soba, bazen de banyoya küçük soba yapardı.

AV: Şandor Bey ile tanışmadan önce sizin aileniz zaten yapan bir aile imiş. “Ben yaparım” felsefesi ile hareket eden bir aile.
SH: Ailelerimiz çok benziyordu.

AV: Bence siz hayat arkadaşı olarak kendi ailenize benzer birini seçmişsiniz.
SH: Evet, tamamen. Babam yapardı, imal ederdi; Şandor ise bunların adeta rönesansını yapardı. Şandor sanatkarlıkla karıştırarak yapıyordu. Seneler sonra bizimkiler Küçükyalı’da ev aldılar, kaba inşaat henüz bitmişti. Su tesisatı yoktu, babam kendi dairesinin su tesisatını kendi yaptı, o derece yatkındı. Annemin Mersin’de dışarıya açık bir terzihanesi vardı. Ben hatırlıyorum, kocaman dikiş masaları, kontraplak, çapraz ayaklı, ortada büyük endam aynası… Profesyonel iş yapardı. Ancak bizim devamlı yer değiştirmemiz sebebiyle annem dışarıya dikiş dikmeyi bıraktı. Mükemmeliyetçilik denen bir şey var ya, titizlenme; tekrar tekrar söküp, bir şeyi tam olabilecek hale getirme gibi bir istek. Eski kadınlarda zaten el işçiliği çok müthiş; müthiş dantelleri, işlemeleri var, sandık dolusu. Özenle, sevgiyle yapılmış şeylerdi. Hala duruyor. Annemin elinde dikiş makası, babamın elinde teneke makası, böyle bir yaşam manzarası içindeydik.

SAK: Sobaların, rafların yapılışını da görürdünüz yani?
SH: Evet, babamın peşinden giderdim. Mersin’deki evde, ben de, ne yapıyor, ne çakıyor bakardım. Merzifon’a yakın Gümüşhacıköy’deydik, artık eşya taşınmasından bıkmışlardı. Taşınmanın da bir yöntemi vardı. Sandığa ne konur, büyük bavula ne, küçük bavula ne, ayna nasıl gider vs. Kilimlere sarılır yataklar, sonra o kilimler açılır, eve yaygı olur. Böyle bir esneklik, çok kullanımlılık var. Katlanır bir oturma düzeneği yapılmıştı: İskemleler, kanepe katlanıyor, masa da öyle, ayaklar sökülüyor. Ortadan katlanan masa bavula dönüşüyor. Ayaklar, vidalar içine konuyor başka nesnelerle birlikte.

AV: Endüstriyel tasarım var bir yandan da. Taşınmanın metodolojisini geliştirmişsiniz.
SH: Evet, taşınmanın metodolojisi. Her gittiğimiz yerde de muhakkak yakın ahbaplar edinilir, can ciğer olunur; oradan ayrılırken ağlaşılır, soba onlara bırakılır, üstündeki çaydanlıkla birlikte. Çünkü çaydanlık taşımak bile yük geliyordu artık. Ne kadar az eşya olursa o kadar iyiydi.

Gümüşhacıköy, Merzifon’a yakın. Orada bir yaş küçük olarak ilkokula başladım. Gümüşhacıköy’den şu kalmış hafızamda, çok hoştu: İlkokula gidiyoruz, bir yol var: leblebiciler yolu… Mis gibi kokuyordu. Kavruluyor nohutlar, leblebi oluyor. Ustalar ayakta kavrulan nohutları elek içinde çalkalarken, dökülen kabuklar savruluyor. Elekleri sallayanlar, bir sağa bir sola rüzgarla birlikte, gözümün önünde. O yoldan yürüyerek gider gelirdik her gün. O şehir kokusu, müthiş leblebi kokusu şeklinde.

Kiremithane Mahallesi, Silifke Caddesi’nde bulunan evlerinin kat planları
1947’de Ortaokul birinci sınıftayken okula getirilen “küp”
1941 yılında sıkça kullanılan “bavul”

Akşamüstleri iş bitiminde, kaymakam ve zevatı, kazanın ileri gelenleri hep beraber yürürlerdi, babam da dahil olmak üzere. Evimiz meydana bakan yerdeydi, görürdük pencereden. Şapkalı, elinde bastonu, o durur, herkes durur. Gümüşhacıköy kaymakamı ve Delmas tablosundaki mal sahibi benzeşiyorlar: sorgulayıcı ve otoriter.

Bir de yağmur duasını hatırlıyorum orada. Altında pantolon, üstü çıplak bir cılız delikanlının elleri ile başının üstünde tuttuğu eleğe yukarıdan su döküyordu herkes. Yıllar sonra Merzifon köylerinden biriyle karşılaştım, ona “Gümüşhacıköy’ü bilir misin? Yağmur duası, leblebiciler sokağı var…” diye sordum. “Bilirim” dedi, hala varmış.

AV: İlkokul Merzifon’da mı bitti?
SH: Hayır, o sene oradan ayrıldık. Tayinler, babamın iş, yön değiştirmesi vs. nedeniyle hareket halindeydik. Yerinde duramayan bir adamdı.

AV: Sabırlı bir anneniz varmış.
SH: Tabi ki, çok sabırlıydı. İlkokulu bitiren öğrencilere karşı ailelerde müthiş hassasiyet vardır ama bizde öyle olmadı. Bursa’nın kazası Orhaneli’ndeydik; ablam Bursa’da yatılı okuyordu, ben ilkokuldaydım. Babam, Orman İşletmesi’nde görevliydi. Her sene bilanço çıkıyor ve babam bilançoyu erken bitiriyor. Erken bitirince bilançoyu çıkaramayan yerlere onu görevli olarak yolluyorlar. Böyle birkaç kere oldu, biz annemle kalıyoruz. Bir gün “Ben Balıkesir’e gidiyorum” dedi, ben de “Baba sen gidiyorsun biz kalıyoruz, biz de gelelim” dedim. “Çok sevinirim” dedi. Beşinci sınıftaydım ben, gittik Balıkesir’e. Orman İşletmesi’nin misafirhanesinde kaldık. Oradan Biga’ya, Çanakkale’ye gidip yine Orhaneli’ne döndük. O hafta ben mezuniyet imtihanını verdim. Yer değiştirmekten de rahatsız olmamaya başladım. Her gittiğimiz yerde iyi öğrenci olduk ablam da ben de. O hep yatılı okudu, ben ailemle gezdim ama bundan rahatsızlık duymuyordum, çok hoş oluyordu değişiklikleri yaşamak.

AV: Anne ve babanız da şanslı ebeveynlermiş. İki tane kız evlat ve ikisi de tuttuklarını koparıyorlar, siz de ablanız da.
SH: Ailemiz bizi teşvik ederdi yapıp etmemiz için. Ortaokulun başında Bursa’da kitapçı Zeki Mumcu vardı, hep oraya uğrardık: Sarı Sıcak, Teneke gibi Varlık Yayınları... Hocalarımız çok iyiydi. Mesela fizik öğretmenimiz vardı Mehmet Ağabey, Varlık’ı okumaya o alıştırdı bizi. Hem voleybol öğretirdi, hem fizik hem de yayınlardan haberdar ederdi. Halit Fahri Ozansoy’un karısı bizim kütüphane müdürümüzdü. Kimin kaç kitap okuduğunu takip ederdi, müthiş kültürlü bir kadındı. Müzik öğretmenimiz vardı, müzik salonundaki kapının üstünde “Müzik Salonu’na mabede girer gibi gir” yazısı asılıydı. Bütün müzik aletleri gayet temiz, pırıl pırıl, camlı dolaplarda dururdu. Müzik odasına girdiğimizde, dinleyeceğimiz plağın bütün yazıları tahtaya yazılmış olurdu, notalar elimizde, takip ederdik. Müzisyen olacağımızdan değil, “İleride bunları hatırlayabilirsiniz” derdi Safa Tangör. Bize çok şey öğretti. Sanıyorum amacı insan yetiştirmekti. Her sene çok ciddi konserler verilirdi, Bursa’da olay olurdu. Öyle bir şey ki kapıda gelenleri hangi öğrenci karşılayacak, nereden nereye kim götürecek, yukarıda kim yer gösterecek, salon nasıl düzenlenecek, koro nasıl, kanon nasıl olacak, solistler, enstrümanları çalanlar kimler olacak... Hepsi planlanırdı. Operet besteledi, Seher Kızı Opereti’nde oynamıştık, müthiş bir insandı. O kadar ciddi yapardı ki işini. Yıllar sonra ben bir gün böyle melodileri söylüyorum, Ankara Konservatuvarı’ndan bir yakınım “Sen nereden biliyorsun bunları?” dedi. “Bizim Safa Tangör isimli bir müzik hocamız vardı, bunları öğretirdi bize” dedim. O da “Bize, konservatuvara geldi o, ama kalmak istemedi, Paris’e gitti.” dedi. Ablam da müziğe çok meraklıydı. Fransızca öğretmeni Haydar Tolun, öğrenciler etüt saatlerinde sessiz çalışırken koridoru keman çalarak defalarca kat ederdi. Biz Mustafakemalpaşa’dayız, bir gün babam bahçede tulumba başında su çekiyor, ablam geldi. “Baba ben konservatuvara gideceğim” dedi. “Olmaz kızım” dedi babam, “Türkiye’nin mamur köylere ihtiyacı var, aklı eren bunu yapmalıdır”. Şimdi nasıl mühendislik gözde, o zaman çok daha fazla gözde. Onu teşvik etmeye çalışırdı. Bir çift kitap almıştı, ablama İngiliz İlim Adamları, bana İngiliz Köyleri, Sussex Kontluğu Manzaralarıyla. Ailede “Okumaktan başka yol yok” denirdi. Onların teşvikiyle değil ama, biz de okuma heveslisiydik.

AV: Kendi dönemi için çok öncü bir şeyden bahsediyorsunuz.
SH: Zaten meşhurdular. Çocuklarının okumasına, eğitimine itina eden, onun için elinden geleni ardına koymayan kişiler olarak tanınırlardı. Ablama küçük yaştayken, uzun aramalar sonunda zar zor bulunan yarım kemanın kazaya uğrayıp kırılması sonucunda, onu uzun süre piyano derslerine götürmüşlerdi.

AV: Herhalde sadece size özel olmasa gerek. Bu kadar farklı okula gidiyorsunuz ama her gittiğiniz yerde iyi hocalardan bahsediyorsunuz. Döneminizde eğitim ile ilgili iyi bir durum var sanıyorum.
SH: Mesela Biga’da da ilkokula gitmiştim. Orada bir kum havuzu vardı ve konu Japonya’ydı. Japonya çizilmiş, nerede ne ürünler varsa üzerine konmuştu. O derste sözde Japonca “çin çin çaylemen” gibi şarkılar ve kıyafetlerle hoş bir Japonya etkisi yaratılmıştı.

AV: Siz bize daha çağdaş bir eğitimden bahsediyorsunuz, ben sizin kadar ufuk açıcı bir eğitim almadım. Bizden sonraki nesiller de bence bizden daha ufuk açıcı eğitim alamadı.
SH: Bursa’da Nilüfer Çayı’nın kenarında 19. İlkokul’a gidiyorduk, ilkokul 3. sınıf. Aynı sınıfta Şaziment de var, Arolat. Bir de Orhan diye bir çocuk vardı, sınıfın en parlak üç öğrencisiydik. Bursa’da her akşamüstü, Atatürk heykelinin orada şehir bandosu çalardı. Ve ailem muhakkak onu dinlemeye giderdi. Yıl sonu müsameresine hazırlanıyorduk. Öğretmenimiz Kevser Hanım her çarşamba sabahı bizi o bando evine yollardı. Çarşamba sabahı öğrendiğimizi öğleden sonra sınıfa öğretirdik. Bir de sergi yapılmıştı, sanki temel tasarım sergisi. Fotoğrafı var. Orhaneli’nde de çorap ve eldiven örmüştük, kız erkek hepimiz. Çünkü sınıfın çoğu köyünden o tip giysilerle geliyordu.

SAK: El işi dersi, kompozisyonlar... Bambaşka bir eğitim. Bunları konuşmak iyi oldu çünkü “Aklıma geldi, üniversiteye gittim” gibi bir durum yaşamamışsınız.

AV: Çok hazırlanmış. Bence mimarlık fakültesi birinci sınıf, birinci gününe geldiğiniz zaman, mimarlığın farkında olarak oturmuşsunuz o masaya. Diğer arkadaşlarınıza göre daha farkında olduğunuz kesin.
SH: Bilmiyorum farkında mıydım? Ama mesela Mustafakemalpaşa’da ortaokul birinci sınıfta, matematik öğretmeni babamın Orman İdaresi’nde olmasından dolayı bir metreküp istemişti benden. Ahşaptan yapılmış bir metreküp. Kamyonun üstüne kondu, okula yollandı. 1m2’lik ahşap tabanın dört köşesinde 1 metre yükselen 10cm x10cm L biçiminde 4 dikme üstte 1m2’lik ahşap tavanı taşıyor. Öğretmen beğenmedi. Köşedeki dört dikmenin masif 10cmx10cm’lik dolu gövdeli dikmelerle değişimi yapıldı. Yeniden kamyona yüklenerek okula getirildiği an da gözümün önünde.

AV: Metreküpü anlamanın bundan daha iyi bir yolu olamaz herhalde.
SH: Bursa’da ortaokulda Fransızca hocamız Vehbi Bey’di, birtakım yabancı şirketlerde çalışmıştı. Mösyö Schitalder’den, ahlak prensiplerinden çok bahsederdi. Birinin çocuğuna düzenli olması için nasıl davrandığını, kızının kıyafetinin düzgün olup olmadığını merdiven sahanlığında durup gözledikten sonra dışarı yolladığını anlatırdı. Derslere karşı alakasızlığının, okuldaki bozuk davranışlardan kaynaklandığını anlatmak için oğlu Aydın’ın adı çokça geçerdi. Fransızca arasına sıkıştırırdı bunları. İmtihana gidiyormuş bir gün, köşeden dönüp babasına seslenmiş Aydın: “Baba, coğrafyadaki Türkiye ile tarihteki Türkiye aynı mı?”

SAK: Felsefi, ağır ve zor bir soru olmuş.
SH: Lisede Şahap Bey, Fransızca hocası. Çok kısa boylu, ufak tefek. Ayakkabılarını kendi diktiği, mobilyalarını kendi yaptığı söylenirdi, bilmiyorum öyle miydi ama müthiş bir kayakçıydı. Kız lisesini kayağa götürürdü. Fotoğraf çekmeyi ve tabetmeyi de bunlara ekleyebilirim.

Yine lisede çok iyi bir matematik hocamız vardı, Ali Çakır. Meşhurdu çok. Eğer onun imtihanı varsa, bütün diğerlerini ileri attırır, kendi konusu için çalışmamızı isterdi. Lise eğitimi üç sene idi, sonra artırıldı. İlk defa biz dört sene okuduk. Bir dizi sözlü sınavı, Devlet Olgunluk Sınavı izledi, dört dersten. Fen şubesinde 21 öğrenciyiz. Sene başında ilk derste Matematik hocası Ali Çakır’ın ilk sözü, “Bugün sizi Devlet Olgunluk Sınavı’na hazırlamaya başlıyorum,” oldu. Yıl sonunda devletten gelen soruların sonucunda, 13 öğrenci 10 üzerinden 10, en düşüğü ise 8 almıştı, Ali Çakır’ın takdirname aldığını duyduk. Bir arkadaşımın yakınıydı, geldi bizi Teknik Üniversite’nin giriş sınavına kadar götürdü. Çok sert bir hocaydı ama o gün bize çikolatalar aldı, paranız var mı dedi, ilgilendi, üniversite kapısında.

Balıkesir Lisesi’ndeyim, sınıf 1. Değişik renk tonlarını yakalayabilmek için toprak, boya ve bezir karışımı ile yağlıboya denemeleri ve arkeoloji kolunda Mısır antikitesinin çizimlerini yapmıştık.

*Tefrikanın bu bölümünde yer verdiğimiz çizimlerin tümü Sevinç Hadi tarafından XXI için üretildi. Kendisine teşekkür ederiz.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: