Mülteciler İçin Tasarlamak

DİRİM DİNÇER

Farklı disiplinlerden tasarımcıların bir araya gelerek oluşturduğu What Desıgn Can Do platformu kent mültecilerini odağına alan bir yarışma düzenledi. Seçilen projelerin gerçekleştirilmek üzere maddi ve stratejik destek alacağı yarışmanın sürecini ve muhtemel etkilerini direktörü Dagan Cohen ile konuştuk.

Dirim Dinçer: Mülteciler için bir yarışma, hatta uluslararası bir yarışma düzenlemenizin sebebi neydi?
Dagan Cohen: What Design Can Do beş yıl önce, tasarımın değerini, tasarımcının toplumsal sorumluluklarını ve tasarımın toplumu değiştirmede ne kadar etkili olabileceğini araştırmak ve ortaya koymak adına konferanslar düzenleyerek başladığımız, tasarım tartışmalarının estetik odaklı olmasına karşı kurulmuş bir tasarım platformu. Bu etkinliklere daha iyi bir dünya tutkusuyla üreten, dünyanın her yerinden tasarımcılar, mimarlar, moda tasarımcıları, gıda üzerine çalışanlar ve dijital tasarımcılar gibi pek çok profesyonel katıldı.

Beş yıl boyunca bu uluslararası etkinlikleri, konferansları ve tartışmaları düzenledikten sonra daha fazlasını yapmamız gerektiğini hissettik. Dünyanın her yerinden, toplumu değiştirmeye odaklanmış tasarımcılar biriktirmişken “Bu gücü acil toplumsal sorunlara nitelikli çözümler üretmek üzere harekete geçirebilir miyiz?” diye düşündük. Yaratıcı endüstriyi eyleme yöneltmenin en iyi yolunun da yarışma (challenge) olacağına karar verdik. 2015’in başındaydık, sokağa çıktık ve insanlara, tasarımcılara vb. güncel sorunlar üzerine düşüncelerini sorduk, acil olarak çözülmesi gerektiğini düşündükleri başlıkları söylemelerini istedik. Mayıs ayına geldiğimizde, kaçınılmaz olarak en önemli ve acil olanın mülteci krizi olduğuna karar verdik. Bu noktada, doğru ve güçlü ortaklıklara ihtiyacımız vardı. Çünkü “Fikirlerinizi getirin, konuşalım” çağrısı öğretici, hatta eğlenceli bir etkinlikle sonuçlanabilir ama bunların nasıl uygulamaya geçirileceğini de enine boyuna düşünmek, o fikirleri güvence altına almak gerekiyor. Doğru ortaklıklar kurmanın bu yüzden çok önemli olduğunu düşünüyoruz ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve Ikea Vakfı ile de bu yüzden işbirliği yaptık. BMMYK, mülteci sorunuyla ilgili elinde en fazla bilgi olan, bu anlamda dünyanın her noktasına hakim, dolayısıyla bu sorunun çerçevesini çizmek için doğru kuruluştu. Ikea Vakfı da şirketin bir uzantısı olmasına karşın edindiği misyonla ondan ayrılıyor. Bu konuya olan ilgilerini BMMYK ile başlayan “Better Shelter” projesine dahil olarak kanıtladılar. Açıkçası bu geçmiş bize de güven verdi.

DD: Peki bu yarışma sürecinin paradigma kaymasına neden olabilecek bir etkisinin olacağına inanıyor musunuz ya da sonucunda herhangi somut bir çözüm üretilebilecek mi?
DC: Öncelikle şunu söyleyeyim: Mülteci krizinin sadece devletlerin sorumluluğunda olmadığını, kişisel etik sorgulamaların da bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum. “Ben ne yapıyorum?” “Ne yapabilirim?” “Yaptığım yeterli mi?” sorularını sormalı her birey. Politikanın karmaşık dünyasına girmeden bir insan olarak yaklaşabilmek, “Ben bu durumda olsaydım, yaşadığım yeri bu şekilde terk etmek zorunda kalsaydım ne yapardım, yardıma ihtiyaç duyar mıydım, kapılar benim de üzerime kapansaydı bu korkunç olmaz mıydı?” diye düşünmek gerekiyor. Bunu yapmak, hem insani hem de ahlaki bir sorumluluk. Birey olarak gönüllü işler de yapabilirsiniz, bir arabaya atlayıp battaniye taşıyabilirsiniz örneğin. Bu şekilde katkı koymayı ben de düşündüm. Ancak bir meslek sahibi olarak iyi olduğunuz konuda destek olmanız gerekiyor. Yaratıcı mesleklerde çalışanların kendi becerilerini kullanarak yardım etme yolları bulmaları lazım.

Bu yarışmayı tasarlarken nasıl işleyeceği, insanlara ulaşmak için iletişim yollarının nasıl kullanılacağı kararlarını vermek ilk adımdı. Doğru koşulları yaratmanın, doğru soruları sormak ve doğru kişilere ulaşmanın bu organizasyonu kurgulayan tasarımcıların görevi olduğunu düşündük. İkinci aşama ise bunda ne kadar başarılı olduğumuz. İnsanların bizim hissettiğimiz önem ve aciliyeti hissedip hissetmeyeceğinden, çağrımıza beklediğimizden az cevap alma ihtimalinden endişeliydim; örneğin 100 proje gelseydi, küresel bir çağrı için tatmin edici olmaktan uzak kalırdı. Bu işe başladığımızda “Kaç başvuru bekliyorsunuz?” diye soruldu, net bir beklentim yoktu ancak 300 civarı başvuru gelmesini umuyordum. Bu yüzden yarışmayı 600 başvuru ile kapattığımızdaki şaşkınlığımızı tahmin edersiniz. Bir diğer tedirginliğimiz de ulaşabildiğimiz kesimin Londra, Amsterdam, Stockholm gibi yerlerden ayrıcalıklı kesimlerle sınırlı kalmasıydı. Ama öyle olmadı, 70 ülkeden fikir üretildi. İnternet sitemizde bir harita yaptık başvuru yapan ülkeleri işaretleyerek ve hiç proje yollamamış olan yerlerin az olduğunu gördük ve bundan dolayı mutluyuz. Türkiye'yi de içine alan dinamik bir ağ kurduk. Kendi bağlantılarımız ve okullar üzerinden erişmeye çalıştığımız Türkiye ile iletişim içinde olmanın zorunluluk olduğunu düşünüyorum çünkü bu konu içinde oldukça büyük bir öneme sahip.

DD: Süreci nasıl kurguladınız, başlıklara nasıl karar verdiniz? Proje yükleme gereklilikleri de ilginçti; kısa bir metin, basit görseller ve tanıtıcı bir video. Bu araçlar, belirli bir disipline ait değil. Bunu disiplinlerden bağımsız bir katılım çağrısı olarak düşünebilir miyiz?
DC: Çok doğru. Bu yarışma için demokratik bir yapıya ihtiyacımız vardı, herkese açıktık bu yüzden; tasarımcılar, sorun çözücüler gibi iyi bir fikri olan herkesi menzilimize almak istedik. Bu yapıya uygun olarak interneti kullandık. Bu dönemde internetin demokratikliğini inkar etmek saçma olurdu, zaten küresel bir çağrı için başka bir yol da mümkün değil. Bu biçimde üretimlere aracılık eden pek çok platform var, örneğin Ideo bu konuda oldukça deneyimli. Bir soru ortaya koyuyorlar ve kitlesel kaynağa varana kadar çeşitli biçimleri kullanarak araştırma yapıyor, proje geliştiriyorlar. Biz daha sınırlı olmaya karar verdik. Uygulanabilir, gerçekçi çözümlerin üretilebilmesini sağlayacak genişlikte bir çerçeve belirlemeye, bu süreçte üzerimize düşeni en iyi şekilde yapabilmek için ise belirli sınırlara ihtiyacımız vardı. En temel kararımız da kent mültecilerini odağımıza almak oldu. BMMYK de, mültecilerin kamplardan kentlere hareket etmeye çalıştığını ve buradaki sorunların çözümü için ilerleme kaydedilmesi gerektiğini öngörüyordu. Dediğim gibi bu, çerçeveyi belirleyen en önemli karardı; kamp, acil yardım, yolculuk gibi başlıklar üzerine değil, kent mültecileri üzerine fikirler bekledik.

Ardından beş başlığa karar verdik. Kendi araştırmamızı yaparken mültecilerle, STK’larla ve kent idarecileriyle görüşerek, “kent mültecisi yolculuğu” adını verdiğimiz bir engel haritası yaptık. Yeni bir başlangıcın önündeki sorunları belirlemeye çalıştık ve beş önemli soru üzerine yoğunlaştık. Soruları çeşitlendirmemizin bir diğer sebebi de biraz önce bahsettiğim herkese açık bir fikir üretim platformu olmaktı. Mimarların katılabileceği başlıklar varken örneğin grafik tasarımcının, iletişim tasarımcısının vb. üretebileceği alanlar da yaratmak istedik.

Araştırmamızın ardından 50 sayfalık kapsamlı bir belge hazırladık. Tasarımcıları konunun içine dahil etmek için elimizdekileri en basit şekilde ortaya koymak istedik. İyi bir proje ismi, bir ana görselle birlikte en fazla altı adet görsel, kısa bir metin ve bir video istedik katılımcılardan. Videoyu ayrıca önemsedik, önerinin ardındaki insanları tanımak için. Çünkü bu sadece fikirden ibaret değil, insanların fikri oluştururken sahip oldukları motivasyonla da ilgili. Şu an elimizde, yarışmanın ne kadar küresel olduğunu gösteren harika videolar var.

eat & meet
makers unite
the welcome card
agrishelter
reframe refugee

DD: Projelerin yüklenmesinin ardından, katılımcıların birbirlerinin projelerine yorum ve eleştiri yapma süreci başladı. Bu sürecin yeni etkileşimler yaratma potansiyeli de var. Bu etkileşimlere fırsat vermek, yaratıcı akılların mülteci sorununa çözüm üretmek için kendiliğinden ağ oluşturmasının altyapısını kurmak planladığınız bir şey miydi?
DC: Kesinlikle böyle bir ortam doğdu. Tasarımcı, mimar ya da bir dahi olsanız ve bireysel olarak şahane fikirleriniz olsa da tekil fikirleri üst üste koyarak böylesi karmaşık problemlere çözüm üretemezsiniz, birlikte çalışmak gerek. Biz de çağrıyı yaparken bir arada çalışmayı teşvik etmeye çalıştık. Bireylere, şirketlere, kolektiflere, özel çalışma gruplarına, adını ne koyuyorsak her türlü bir aradalığa açık olduğumuzu belirttik. Kendilerini Liverpool Kolektifi olarak adlandıran yaklaşık 50 kişilik grup tek bir fikri çalıştı örneğin.

Yeni işbirlikleri yaratma potansiyelini de kullanmak istedik. Bu yüzden ilk yükleme aşamasından sonra geribildirim sürecini kurguladık. Şunu söyleyebilirim ki orada insanların aktif biçimde birbirleriyle iletişim kurmaları, birbirlerine “Ben de senin gibi işler yapıyorum, neden birlikte çalışmıyoruz?” diyerek e-posta adreslerini verdiklerini ve buluşabilecekleri etkinlik mekanlarını paylaştıklarını görmek bizim için çok etkileyici, tatmin ediciydi. İnsanların Twitter gibi platformlar üzerinden, kendiliğinden atölyeler organize etmelerini, bu yarışma için beyin fırtınası yapmalarını görmek de öyle. Bu bir dinamiği ateşleme, katalizör olma konumuna getiriyor bizi ki bunu kontrol etmeye çalışmanın alemi yok.

Fikir sahiplerinin bu ve benzeri etkileşimler yardımıyla, seçilen projelerden daha fazlasını gerçekleştirmenin yolunu bulabileceklerinden eminiz. 600’den fazla başvuru içinde beş proje seçmek oldukça zordu ve en az 200 fikir, gerçekten geliştirilebilecek seviyedeydi. Hepsini destekleyebilmeyi isterdik ama kendimizi proje fikirlerinin geliştirilmesi ve somut bir ürüne dönüşmesinden sorumlu hissediyoruz. Bu sebeple ilk aşamada 25’e, ardından Amsterdam’da toplanan uluslararası jüri toplantısıyla beşe indirdik. Her biri 10.000 Euro alacak projeler geliştirme sürecine; ürüne, servise, programa, müellifleri tarafından her ne olması belirlendiyse onun en iyisine dönüşme sürecine girecek.

DD: Bu süreci genel olarak değerlendirirseniz, çözüm arayışlarının yoğunlaştığı, acil çözüm üretilmesi gerektiği düşünülen başlıklar var mıydı?
DC: Kesinlikle fikirlerin çoğu, toplum ve mültecileri bir arada düşünen hizmetlere ve programlara odaklanmıştı. İki baskın kategori olduğunu söyleyebiliriz bu anlamda. Birincisi ilk başlıktı, geliştirilmiş barınak ve karşılama alanları. Maalesef çoğunlukla kampa odaklanmışlardı. Biz dediğim gibi, toplum içinde, konut, birliktelik mekanları, mahalleler ve kent üzerine yoğunlaştığımız için şehir dışı büyük karşılama merkezlerini ya da aynı zamanda çadır veya mont da üretilebilen, mültecileri sıcak tutmaya yönelik moda tasarım ürünleri gibilerini eledik ancak BMMYK bu önerileri de gözden geçirecek. Kültürel entegrasyonun yolları, kültürel etkileşim ya da buluşma mekanları fiziksel, dijital ya da ikisinin karışımı olarak aranmıştı; daha güzelini yapma çabası yoktu ve bundan çok mutlu olduğumu söylemek isterim. Katılımdan gördüğümüz kadarıyla, tasarım daha çok hizmete ve bir arada çalışmaya, işbirliğine, en iyi sonuca ulaşabilmek için birlikte çalışma araçlarını bulmaya odaklanmıştı. Bireysel fikirlerin birbirine üstün gelme çabasının anlamsız olduğu, çözüm üretmek için tasarımcının ya da yaratıcı düşünmeye sahip herkesin bir arada çalıştığı bir eğilimin olduğu bir zamanın içindeyiz.

DD: Bu yarışmayı genişletme, başka tartışmalara, platformlara taşıma, devletler ve STK’larla işbirliğine girme gibi planlarınız var mı? Devam edecek misiniz bu tür yarışmalar organize etmeye?
DC: İkisine de evet. Beş projeyi seçtiğimizde STK’ların ve kent yönetimleri gibi idari birimlerin de dahil olduğu çok kapsamlı bir sürece gireceğiz. Bu fikirlerin uygulanması için temelleri oluştururken gelecek yarışmayı da tasarlamaya başlayacağız. Bu kadar karmaşık sorunlara çözüm üretmeyi hak ettiği gibi bir süreçle yürütmek oldukça zorlu, bu sebeple bu kapsamda yarışmaları, benzer güçlü uluslararası ortaklıklarla, iki yılda bir yaparken daha küçük olanları da yapmaya devam edeceğiz. Bunlardan biri de aile içi şiddet örneğin. Bunların yaklaşım ve tasarım kararlarını almaya başlayacağız.

AGRIshelter

agrishelter

Toplumsal, kentsel, çevresel ve ekonomik etkenleri göz önüne alan mülteci barınaklarının eksikliğine dikkat çeken AGRIshelter, biyolojik olarak parçalanabilen, dayanıklı, yalıtımlı malzeme kullanımıyla her şehre uyum sağlayabiliyor. 35 m2'lik birimler, kolaylıkla inşa ediliyor.

The Welcome Card

the welcome card

The Welcome Card, bir Avrupa ülkesinden sığınma talep etmiş mültecilerin resmi başvuru durumu, gerekli göç belgeleri ve iletişime geçilebilecek kurumlar, dil kursları, ulaşım ve ilgili etkinliklerle ilgili bilgileri içeren radyo frekanslı tanıma teknolojisi (RFID) ile üretilen geçici bir kimlik kartı. Yeni yaşamlarını organize edebilmeleri amacıyla önerilmiş.

Eat & Meet

eat & meet

Eat & Meet, aşinalığın ve kültürel etkileşimin katalizörü olan yemeği, ilişkileri kurmak ve geliştirmek için kullanıyor. Proje, yenilenmiş şehir otobüsünde, mültecilerin geleneksel yemeklerini yapıp satarak gelir elde edebilecekleri bir entegrasyon projesi.

Makers Unite

makers unite

Makers Unite, bir platform yoluyla mültecilerin yerel halka bir araya gelmesini, yeni ilişkiler kurarak yeni hayatlarına başlangıç yapmalarını öngörüyor. Üreterek ve ekonomiye katılarak şehre yeni gelenlerle ile önceden var olanlar arasında etkileşimi güçlendirmeyi hedefliyor.

Reframe Refugee

reframe refugee

Ana akım medyada çaresiz ve yardıma muhtaç olarak gösterilen mültecilerin herkesle aynı hayal ve tutkuları paylaşan insanlar olduklarının farkına varılmasını amaçlıyor. %90’dan fazlasının sahip olduğu akıllı telefonlar, hikayenin kendi tarafını anlatmalarına aracılık edecek.

Etiketler:

İlgili İçerikler: