Merkez Türkiye Projesi: İdeal Kent ve Yaşam Tasarımı İçin Büyük Fırsat

TEVFİK BALCIOĞLU

CHP’nin Merkez Türkiye Projesi Türkiye’yi bir küresel oyuncu yapacak, İstanbul’a göçü yavaşlatacak, işsizliğe çözüm getirecek ve Doğu’yu hızla kalkındıracak bir proje gibi gözüküyor. Her şeyden önce ezber bozdu, yıllardır projeleri olmadığı ithamlarına maruz kalan CHP, gündemi değiştiren bir çıkış yaptı. Türkiye’ye hedef belirledi. Bu hedef 2023 için getirilen hedeflerden farklı olarak bence Türkiye’ye küresel bir işlev, önemli bir rol ve güçlü bir konum kazandıracak nitelikte. Özel bir yasayla kurulacak olan kentin lojistik yapısıyla üretim, depolama ve dağıtım merkezi olması, bir yandan serbest bölge, bir yandan üniversite ve araştırma merkezleriyle teknokent kimliği taşıması, ulaşım ağları kurulması, yaratacağı istihdam ile bölgede bir çekim noktası olması, projenin ekonomik boyutları ve benzeri konular her gün tartışılıyor. Öyle gözüküyor ki seçime kadar bu böyle devam edecek. Seçim sonrasında ortaya nasıl bir tablo çıkar bilinmez; ancak bu projenin Türkiye için vizyon açıcı, hedef koyucu gücü düşünüldüğünde her kim iktidar olursa olsun hayata geçirilmesi gerektiği kanısındayım.

Benim asıl vurgulamak istediğim nokta, bildiğim kadarıyla henüz değinilmemiş olan projenin tasarım boyutu. Merkez Türkiye Projesi yepyeni bir kent kurulmasını önerirken akla ister istemez “21. yüzyılda ideal kent ve kent yaşamı nasıl olmalıdır?” sorularını getiriyor. Bize kent kavramını, yaşamını yeniden tanımlama, kurgulama şansı tanıyor. Diğer bir deyişle Merkez Türkiye Projesi, Türk tasarımcısının yıllardır aradığı bir fırsat. Bölge ve çevre plancıları, kent tasarımcıları, mimarlar, endüstriyel tasarımcılar, grafik tasarımcılar, web sitesi ve program tasarımcıları, velhasıl tüm tasarım disiplinleri için müthiş bir deneyim potansiyeli sunuluyor; ama aynı zamanda yaşamı yeniden düşünme, değerlendirme, tasarlama ve hatta bir tasarım manifestosu yazma olanağı öneriliyor.

Tarihsel olarak ele alındığında bu, hiç de yeni bir olgu değil. Yeni olan, bu tanımların 21. yüzyıl için yapılması ve en önemlisi de Türkiye’de yapılmasıdır. Dubai’de, Çin’de, Kore’de, Uzak Doğu’da sıfırdan inşa edilen, hatta denizde "yüzen ada" olarak tasarlanan yerleşim projeleri geliyor aklımıza. Kentler tarihinde yer alan 20. yüzyılın önemli bir projesiyse yoktan var edilen, 1967’de kurulmaya başlanan, İngiltere’deki Milton Keynes kentidir. Yeşil alanların dengeli dağılımı, planlamada gridal sistem, idari binalar, değişik sanayi ve konut dokusuna yer verilmesi ve çeşitlilik dikkat çekici.

İdeal kent anlayışı muhtemelen Antik Yunan’da ortaya çıktı. Antik Yunan’da, Atina, Isparta gibi bir kent ekseninde örgütlenmiş bağımsız devletler bulunuyordu. Plato’nun1 (M.Ö 427-347) milattan önce 380 yıllarında yazdığı Devlet kitabı, ideal devleti ve demokrasiyi tanımlarken ister istemez bağımsız kent yapısına referans vermiş ve adeta onunla özdeşleşir hale gelmiştir.

Ütopyaların ortaya çıktığı dönemlerde kent yapısı içinde ideal yaşam kurgusu arayışına gidilmiştir. Orta çağda sonunda İtalya’da Venedik, Milano, Floransa ve Roma gibi küçük kent devletlerin çatışmaları, savaşları ve rekabetleri ideal kent planı arayışlarını da beraberinde getirdi. Bu arayış içinde, Ressam Fra Carnavale (1420/1425? - 1480) ideal kentin resmini yaparken yalnız değildi. Konu, Rönesans dönemi ressam ve mimarlarını bir hayli meşgul etmişti.

Aşağıda gördüğünüz Luciano Laurana (1420-1479) ya da Melozzo da Forli (1438-1494) tarafından yapıldığı tahmin edilen ideal kent imgesi hem o dönemde yeni keşfedilen perspektifin mimaride başarılı kullanımı olarak hem de kent dokusunu tanımlaması açısından bir simge resim gözüyle değerlendirilebilir. Her iki görüntüde de mimarinin ve fiziksel çevrenin ön planda olması, içinde insan ya da hayvan bulunmaması, tamamen yapay bir ortamın tanımlanması ve yeşilin, ağacın, doğanın yer almaması dikkat çekici.

Mimar Filarete (1400-1469) Mimarlık Tezleri (Trattato d’architettura) adlı eserinde, adını Milano Dükü Francesco Sforza’dan alan ideal kent Sforzinda’yı anlatır. Sekiz köşeli yıldız olarak tasarlanan bu kent sadece proje olarak kalmıştır. Şekli 45 derece açı ile üst üste çakışmış iki karenin kenarlarından oluşan bu kentin her köşesinden merkeze giden yollar vardır. Yıldızın dış köşelerinde kuleler, iç köşelerindeyse kapılar bulunur.

Ortadaki dairesel yol, köşelerden merkeze giden yolları keser. Kesim noktalarına küçük meydanlar yerleşir. Filarete üç büyük meydan tasarlar. Biri prensin sarayının, biri de merkezdeki katedralin önüne konmuş. Üçüncü ise kent pazarı. Kanallarla taşıma önerir Filarete ve okul gibi başka sosyal binalar da tasarlar.

Filarete’nin Mimarlık Tezleri’nde yer alan bu proje hayata geçmez ama daha sonra gelen bir başka ünlü İtalyan Rönesans mimarı, Vincenzo Scamozzi (1548-1616) Sforzinda’ya çok benzeyen, Udine’nin yakınlarındaki Palmanova kentini Venedikliler için planlar. İnşasına 1593 yılında başlanır ancak tamamlanması uzun yıllar alır. Etrafı hendeklerle çevrili dokuz kenarlı bu kentin amacı Osmanlı saldırılarına karşı güçlü bir savunma oluşturmaktı.

On altıncı yüzyıldan itibaren genellikle kent ölçeğinde önermelerde bulunan ütopyaların ortaya çıkışına tanık oluruz. Thomas More (1478-1535) Latince olarak Ütopya’yı 1516’da yayınlar. 17. Yüzyılın ilk yarısında üç önemli ütopya kitabı basılacaktır: Johannes Andreae (1586-1654) Christianapolis’i 1619’da, Tommasso Campanella (1568-1639) Güneş Kent’i 1623’de2, Francis Bacon Atlantis’i 1627’de yayınlar; ancak Merkez Türkiye Projesi bağlamında, teknolojik üretim ile sosyal yaşamı bağdaştıran ve dolayısıyla bizi daha çok ilgilendiren öneriler 19. yüzyılda ortaya çıkar.

İngiltere’de sanayi devriminden kaynaklanan fabrikalaşma hareketi ve başta işçilerin sefaleti olmak üzere ortaya çıkan sorunlar hümanistleri çözüm arayışına itti. Birleşik Krallıkta, Galler’de dünyaya gelen Robert Owen (1771-1858) kooperatifleşmenin ve ütopik sosyalizmin kurucularındandır; toplumsal çalışmalarıyla, sosyal reformcu kimliği ile tanınan ve servetini tekstil ile yapmış zengin bir sanayicidir.

Bugün bize son derece doğal gelen "sekiz saat çalışma, sekiz saat eğlence, sekiz saat uyku" anlayışını formüle etmiş, dile getirmiş ve savunmuş. Robert Owen, üretimle yaşamı bir mekanda toplayan, işçilere daha iyi konaklama koşulları sağlayan, fabrikalar etrafında konutlardan oluşan 1200 kişilik "yeni harmonik toplum" projesi hazırlar. 1825 yılında, Amerika’da, Indiana’da New Harmony olarak gerçekleştirilecek bu proje için hazırlanır, hatta tuğlalar döktürtür ama inşaat gerçekleşmez. 1838’de yayınlanan resme baktığımızda planlamanın oldukça basit bir prensip etrafında biçimlendiği görüyoruz. Ortada kocaman bir iç avlu ve fabrikalar, avluyu çevreleyen iki katlı bitişik nizamda yapılmış konutlar ve sosyal tesisler.

Sanayi devriminin yarattığı en büyük sorunlardan birisi de hava kirliliğiydi. Tuğladan inşa edilen, kömür ve buhar gücüyle çalışan fabrika bacalarından çıkan dumanlar yakın çevrelerindeki yerleşim alanlarını ve kentleri yaşanmaz hale getiriyordu. İngiltere’de hızlı ve kontrolsüz kentleşme, sanayi devriminin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı ve bu sorunlara yanıt getirecek acil çözümlere ihtiyaç duyuluyordu. İşte böyle bir ortamda, ütopyalardan da yararlanan Ebenezer Howard (1850-1928) bir kitap yayınlar: "Yarın: Gerçek Reforma Barışçı Bir Yol" (To-Morrow: A Peaceful Path to Real Reform). Bu kitapta doğayla uyum içinde yaşayan insanları ve onların kentlerini tanımlar. İlgi gören kitap 1902 yılında, "Yarının Bahçe Kentleri" başlığıyla yeniden basılır ve böylece bölge ve kent planlamasında Ebenezer Howard’ın önerisi olan Bahçe Kent (Garden City)3 hareketi başlar. İngiltere’de bu prensipler çerçevesinde iki kent inşa edilir: Letchworth ve Welwyn. Howard, kitabında düşüncelerini geometrik diyagramlarla açıklar.

Ortada 48 kilometrekareye yerleşen dairesel 58.000 nüfuslu merkezi bir kent bulunur. Bu merkezi kentten altmışar derecelik açılarla altı bulvar ve kanal çıkar, merkez etrafındaki uzak bir dairesel yörüngeye oturan, gene dairesel altı küçük kente bağlanır. 32.000 kişilik yörünge kentler 24 kilometrekarelik alana yayılır. Arada tarım alanları, rezervuarlar, taş ocakları, tuğla döküm alanları hatta körler için okul bulunan, etrafı kanallarla çevrili bu yörünge kentleri birbirine iki şey bağlar: çeperden teğet geçen demiryolu ve merkezden merkeze akan su kanalı. Howard, yörünge kentleri birbirine karayolu ile bağlamayı ya unutmuş ya gerek görmemiştir. Adını Türkçe’ye "Gecekondusuz ve Dumansız Kentler Grubu" diye çevirebileceğimiz bu planlama 250.000 kişinin yaşayabileceği 267 kilometrekarelik bir sahaya ihtiyaç olduğunu belirtir.

Yaklaşık 120 yıl kadar önce dile getirilen bu görüşleri bugünün perspektifinden elbette eleştirebiliriz. En azından fazla şematik olduğu söylenebilir. Nitekim Howard, yukarıda değindiğim İngiltere’deki kentsel uygulamaların kendi diyagramatik önerilerinden farklı bir şekilde inşa edildiğini görmüştür. Her ne olursa olsun, Bahçe Kent akımı çığır açar niteliktedir ve üzerinde düşünülmesi gereken bir çok soruna somut yanıtlar getirir. Bahçe Kent modelini aslında "kapitalist toplumu dayanışmacı yeni bir topluma dönüştürme amacına hizmet eden bir araç" olarak tasarlamış.4 İşte bu özelliklerinden de güç alan proje tarih içinde yerini korumuş, akademik çalışmalara, kent ve bölge planlama projelerine sürekli bir ilham kaynağı olmuş. Dolayısıyla, Merkez Türkiye Projesi denince akla Bahçe Kent Akımının gelmesi tesadüf değildir. Konumuza dönmeden önce Bahçe Kent’in, bizi ilgilendiren bir başka yansımasına da değinmek gerekir.

1937 yılında, Türkiye’de yapılan Cumhuriyet Köyü Planı, Howard’ın Bahçe Kent projesine çok benzer. Arada elbette ciddi bir ölçek farkı bulunmaktadır; ancak şekilsel benzerliğin yanı sıra su kanalı, merkez periferi ilişkisi, yeşil alanların dağılımı ve daha bir çok açıdan inceden inceye kıyaslama yapmak mümkün. Bu planı Prof. Dr. Afet İnan "Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı" başlıklı ürününün ekinde yayınlamıştır.5

Atatürk üzerine yaptığı çalışmalar ve yayınlarla tanınan Sinan Meydan, bir TV programında projenin Trakya Umum Müfettişi Kazım Dirik tarafından yapılıp taslak olarak Atatürk’e sunulduğunu, Atatürk’ün bizzat katkıda bulunduğunu ve Trakya’da bir çok köyde uygulandığını anlatır.6

Yukarıda saydığımız örnekler, Merkez Kent Projesinin nasıl kapsamlı bir tasarım anlayışı içinde ele alınabileceğini ve 21. Yüzyılın ideal kentini ve yaşamını tasarlamak için nasıl geniş olanaklar sunduğunu gösteriyor. Bu bağlamda, akla ilk gelen beklentilerimiz sıralayabiliriz: Sürdürülebilirliği ilke edinmiş, doğa ile uyumlu, parklara, botanik bahçelerine, spor ve oyun sahalarına sahip, organik tarımı ve beslenmeyi savunan, karbon ayak izi düşük, geri dönüşüm sistemi kurulmuş, çöp ve katı atıkların geri kazanımını sağlayan, gelişmiş arıtma tesisleri olan, enerjisini güneş ve rüzgardan alan, konutlar, alışveriş ve eğlence bölgeleri ile üretim ve çalışma mekanları arasındaki mesafeyi, ulaşımı en aza indiren, toplu taşım öncelikli, taşıtta bisiklet kullanımını özendiren, elektrikli şoförsüz taşıtların insanlara hizmet ettiği, her türlü altyapı desteği sağlanmış, üniversite, teknoloji ve inovasyon merkezleri çalışan, kablosuz ağlarla örülü ve daha bir çok çağdaş donanıma sahip bir kent. Bu sayılan ve daha sayılamayan onlarca temel özellik, kentsel tasarım sürecinin çalışılması gereken boyutlarını sergilemeye yeter sanırım.

Bu çerçevede Merkez Türkiye Projesi ekonomi çıkışlı bir önerme olsa bile taşıdığı tasarım ve inovasyon potansiyeli ile bambaşka kazanımlara ve alanlara da kapı açan bir girişim. Yazının başında belirtildiği gibi iktidarda kim olursa olsun, bu projeye sahip çıkılması gerekir. 2023’de kendi otomobilimizi yapacağız, uçağımızı yapacağız gibi hedefler teknolojik başarı çıtasını yükseltmesi bakımından motive edici olabilir; ama bu projeler doğrudan halka değil, ülkeye, sanayiye ve kalkınmaya yöneliktir. Oysa Merkez Türkiye Projesinin odağında bilimsel, teknolojik, sektörel ve ekonomik gelişmenin yanı sıra insan, toplum ve yeni yaşam çevreleri bulunuyor. Projenin hemen her disiplinin kendini test edeceği, ileriye taşıyacağı zengin bir laboratuvar kimliğiyle karşımıza çıkması son derece heyecan vericidir. Dileğim kağıtta kalmaması, hayata geçirilmesi ve gerçekleştirilirken tüm bu boyutlarıyla değerlendirilmesidir.


NOTLAR

1 Plato’nun Devlet’i bir çok ütopik kent tasarımına, ütopyalar üzerinden toplumsal eleştirilere ya da sorunsuz toplum yapılarının kurgulanmasına esin kaynağı olmuştur.

2 Tommasso Campanella’nın kitabı Türkçe’ye Güneş Ülkesi adıyla da çevrilmiştir.

3 Garden City Türkçe’ye Bahçe Kent olarak çevrilir. Bahçeşehir ve bahçekent ifadelerinin dilimize yerleşmiş olduğu göz önüne alınarak çevirilerde bu versiyonların kullanıldığını, Bahçe Şehir, ya da bazen Bahçe-Şehir şeklinde yazıldığını da görüyoruz. Ben aslına sadık kalarak "bahçekent" demeyi tercih ettim.

4 Tayfun Çınar, “Bahçekent Modelinin Düşünsel Kökenleri ve Kentbilime Katkıları”, A.Ü.SBF Dergisi, S.55/1, (Ocak-Mart 2000), s.27-51

5 Afet İnan, “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı”, Ankara: Türk Dil Tarih Kurumu, 1972.

6 TV8'de 2 Haziran 2014 Tarihli Oylum Talu Programında yayınlanan bu söyleşi için: https://www.youtube.com/watch?v=A\_bKlzQJDBo

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: