Çeşitli çalışma biçimleri ve kullanıcılara uygun birimleri malzeme ve detaylar aracılığıyla bir araya getiren Ferit Şahenk salonu çoklu algı ve deneyimlere açık bir ortam kuruyor. Alexis Şanal ile kütüphanelerin kamusal rollerini ve projeyi konuştuk.

Dirim Dinçer: 2011’de Salt Araştırma Merkezi’ni, şimdi de Ferit Şahenk Salonu’nu tasarladınız. Kütüphanelerin oldukça önemli bir toplumsal bilgi üreticisi olduğu düşüncenizle Salt deneyiminizi nasıl ilişkilendirirsiniz?
Alexis Şanal: Kütüphaneler doğaları gereği toplumsal araçlar; koleksiyonla ilgilenme hizmetinin ötesine geçerek beşeri bilginin taşıyıcılığını yapıyorlar. Kamunun erişebilirliğini hedefleyen daha popüler içerikli halk kütüphaneleri, tarihsel kültürel bir anlayışla arşiv oluşturmayı hedefleyen, bölgesel bilgiyi içeren, bir araştırma merkezi olarak çalışan devlet kütüphaneleri ya da daha çok toplumsallığın izini süren ve bilginin hizmetinde olan kurumsal kütüphaneler gibi çeşitleniyor, farklı biçimler alıyorlar. Salt’ı kurumsal kütüphaneler içinde özgün kılan, kamuya tamamen açık olması. Koleksiyonundaki kaynaklar, araştırma ve çalışma mekanı ve çevresinde oluşturduğu topluluk herkese açık. Salt gibi, kamu kullanımına açık kurumsal kütüphanelerin birbirine paralel iki yapısı var: ekonomik ve sanat kültürü eksenleri ile ikisinin bir araya geldiği durumlar. Oldukça önemli bir arşive ev sahipliği yapması, Türkiye’de özgün bir yöntemle finanse edilmesi gibi farklı açılardan da ilgi çekici bir kurum.

fotoğraflar: mustafa hazneci

DD: Bir yandan anıtsal bir binaya yerleşiyorsunuz, yitirilmesini istemediğiniz bir mekan algısı var. Öte yandan gelişime ve değişime açık bir kurum olarak Salt’ın yeni mekan ihtiyacı vardı. Belirli prensipleriniz var mıydı tasarım dilinde, iki kat arasındaki benzerlik ve farklılıkları nasıl tanımlarsınız bu anlamda?
AŞ: Bina için hala aynı şekilde hissediyoruz. Çevresindeki endüstrileşmenin somutlaştığı bu yapıda ve etrafındakilerde çok özel bir nitelik var: El yapımı bu yapılar; kolonlarının yontulmasından pencereleri yapma biçimine ya da merdiven gövdesinin hareketine kadar. Her iki projede de beden, mekan ve malzemede post-endüstriyel olarak bu el yapımı anlayışı yeniden kullandık. Bu yeni salon da bunun önemli bir örneği.

Üst kat, Salt’ın kurumsal araştırma kimliğinin kurucu öğesiydi. Esas olan bunu görünür, ulaşılabilir kılmak, mekanın merkezinde ikonik bir hale getirmek ve insanların binanın gündelik kurgusuna nüfuz etmesini sağlamaktı. Bir diğeri de binanın mimarı Vallury’nin yarattığı, tasarım anlatısında temsil edilen düzene dahil olmaktı. Üst katta bir risk alarak endüstriyel ürünleri kullandık, Sadi Öziş, Aziz Sarıyer ve Deniz Sarıyer gibi tasarımcıların mobilyaları gibi. Ama önemli olan nasıl kompozisyon kurulacağıydı. Kendi içinde mikrokozmozlar kurma fikriyle gelişti bu: holün etrafındaki oturma düzeni içinde bir tasarım nesnesi olan masayı kullanmak, konvansiyonel ve güncel çalışma ortamları yaratmak, amfi oturma düzeni, odalar… Yedi yıl geçti ve düşündüğümüzden daha başarılı oldu mekan bu anlamda. İnsanlar kendilerininmiş gibi sahiplendi, tüm mobilyalar hareket edebilir olmasına rağmen yerleri değiştirilmedi.

Koleksiyon aşağıda da devam ediyor ve kamusal bir arayüz olan avlu ile daha biçimsel, yapının tarihsel olarak bağlayıcısı olan kasa, benzer şekilde işlemeye devam ediyor. Çok önemsediğimiz bir fark, Ferit Şahenk Salonu’nun camlarının farklı niteliği sayesinde, ana avlu kütüphanesinde kuramadığımız güçlü sokak ilişkisini kurmaktı, güzel bir şans oldu.

Salt Araştırma Merkezi’nden öğrendiğimiz bir şey de belirli bir kullanıcının, koleksiyonu araştırma amaçlarına uygun, bilinçli kullanmalarıydı. İlişki görsel kültür aracılığıyla, bütünsel bir yaklaşım içinde kurulu; mekanlar çağdaş, tarihsel ya da spekülatif vs. bir yaklaşımla oluşturulmuş olabilir ama aslolan kullanıcıların, araştırmacıların kendi mekanları gibi oraya ait hissetmeleri. British Library gibi kütüphaneleri düşündüğümüzde, eğer ciddi bir araştırma yürütüyorsanız gündelik kullanıcılardan daha derin bir ilişki kurarsınız koleksiyonla. Bu da hem genel olarak kamuya hem de belirli bir kullanıcının erişim ihtiyaçlarını temin etmeyi gerektiriyor. Mekanları bu bağlamda birbiriyle oldukça ilişkili görüyoruz.

DD: Bu iki salonun fiziksel bir ilişkisi yok sanırım?
AŞ: Hayır, dışarı çıkıp yeniden girmek gerekiyor. Aslında daha iyi işleyen bir sistem bu çünkü Ferit Şahenk Salonu’nu kullanmak için üye olmak gerekiyor. Burası, alt katı ve dolaşımı da zenginleştirecek, odaklanmış çalışmaların gerçekleşeceği bir köşe.

DD: Peki kullanıcı profilinin üyelik sistemiyle belirlenmiş olmasının tasarıma etkisi oldu mu?
AŞ: Oldukça. Planı düşündüğümüzde her odanın farklı tipteki kullanıcı için tasarlandığını görebiliriz. Kullanıcı, öğrenci ya da akademisyen olarak değil, sosyal ya da sessiz okuyucu olarak da ayrılabilir. Birinci oda daha sosyal örneğin, burada Salt’ın sergi mobilyaları kullanıldı. Buna ilişkin bir anlatısı var ve hareket ettirilebilirler. Bir sonraki oda, çağdaş bir üniversite kütüphanesine benzediğini söyleyebileceğim, odaklanmaya imkan veren düzeyde bir sosyallik içeriyor. Küçük ya da büyük alanlara sahip olabilir, farklı perspektiflere sahip oturma düzeniyle mekanı farklı şekillerde gözlemleyebilirler, arkadaşlarıyla yan yana ya da çapraz oturabilirler çalışma biçimlerine göre. Üçüncü oda, küçük ve özel bir çalışma birimi. Geleneksel kütüphanelerde, ortak bir çalışma masasında yan yana dizilir, önündeki kitapla ilgilenirsin. Bu küçük çalışma birimleri, bu anlamda çok sessiz bir odaklanmaya imkan veren mekanlar.

Esasen ormanı andıran bir fikri benimsedik: Orman içindeki her şey bir birliktelik, benzer bir algı içindedir ama bir çayıra geldiğinizde ya da ormanın derinliklerine girdiğinizde, “aynı şeyler bütünü” içinde farklı düzenlerle karşılaşırsınız. Tüm öğeler kullanım önerisine göre şekillendirmiş olan aynı şeylerin bir parçası aslında. Üst katta her bir düzen kendi içinde özgün çevreler kurarken alt kat asimetrik, organik, sosyal araştırmacıyı ya da tamamen sessizlik arayan araştırmacıyı içine alabilen bir oyun odası kuruyor.

DD: Araştırma Merkezi ile Ferit Şahenk Salonu’nun en önemli ortaklığı raf sistemi ancak farklı bir yerleştirme ile.
AŞ: Raf sistemi üst kattaki en ilginç deneyimdi. Arşiv ve kütüphaneler gerçekten büyük yatırımlar, raf sistemleri de öyle. Çünkü birkaç yılda bir değiştirebileceğiniz bir şey değil, belki 60 yıl sonra değiştirmek isteyeceksiniz. O yüzden bir sistem geliştirmek için zaman harcadık, en zorlayıcı olan buydu. Çelik ve karkastan oluşan bir şeyin ötesinde, arşivi görünür kılmanın yollarını aradık. Bunun için Ersa Mobilya ile birlikte çalıştık; kaliteli profillerle, oldukça kullanışlı, kendisi tasarım nesnesi olan bir ürün üretmek için. Lin, seksi bir ürün değil ama yıllardır kullanılıyor ve çok iyi işliyor. Koleksiyonu depolarken nasıl görünür kılabileceğimizi öğrendik sanıyorum bu süreçte, bu oldukça önemliydi. Bu sistemi alt kata da taşıdık. Robert Koleji’ni yaparken bir adım geri atıp, parlak bir beyaz ışığın altında rafa bakmanın nasıl bir değişim yarattığını fark ettim. Hayal gücünü kullanma, bir kitap aramanın ötesine geçme, bir sekansın içine dalma fırsatı veriyor. Yeni mekan bunu yansıtıyor; insanlar, daha önce yaptıklarından daha fazla keşfetme imkanı bulduklarını söylüyor ki bence oldukça iyi şeyleri tetikliyor: Göz gezdirme, aradığını bulma ve gelişigüzel bir kitap çıkarma…

DD: Mekan ve malzeme ilişkisini nasıl kurdunuz? Geri dönüştürülebilir malzemeler, kavis ve çemberden biçimlenmiş, farklı perspektifler öneren kontrplak masalar, mekan algısında etkisi olan kağıt tüpler ve aydınlatma elemanları ana öğeler projede. Ve bunları gerçekleştirirken yaptığınız yerel üretici işbirliğinin nasıl katkısı oldu mekana?
AŞ: Daha çok doğal bir yumuşaklık yaratmak, Salt’ın sahip olduğu malzeme kültürüne karşı ortak bir heyecan ve malzemeye dair bir sorumlulukla ilgiliydi seçimler. Kağıdın neler yapabileceğini Shigeru Ban’ın araştırmalarından biliyoruz, inanılmaz kapasitesi olan bir malzeme. Burada malzemeyi zorlayacak bir yapısallıkta kullanmadık elbette ama kağıdın başka bir yönünü, yüksek akustik performansını dahil ettik. Odalar arasında ve kontrplakla iyi çalışıyor. Doğal bir ortam yaratmak istedik; doğal malzemeye dokunur hissedersin, malzeme zamanla değişir ve zamanın değiştirdiklerini gösterir, böylece mekanın değişimini belgeleyebilirsin. 19. yüzyılda bina inşa edilirken demir ya da ahşap nasıl ustalıkla işlendiyse bu zanaatı 21. yüzyılda nasıl yapabilir, ahşabı nasıl işleyebilirsiniz? Bu soru önemliydi. Malzemenin estetiğinin hakkını vererek, dokusunu hissettiren iyi bitirişleri yapan marangozlarla çalışarak şuna gayret ettik: Malzemeler ve raf sisteminin bir aradalığıyla, basit ve sadeden türemiş bir zenginlik kurmak.

İnsanlar genelde çok belirleyici olduğunu düşündükleri kavisten korkuyor ama ilginçtir ki hiç de dayatıcı değil. Bir geometri olarak seviyoruz ve bu yüzden de sıklıkla çalışıyoruz ancak ilk kez, bütün bir oturma düzeninde kullanarak derinlemesine keşfettik. İnsancıl bir tarafı olduğunu, başka biçimlerin yapamadığı kadar bir araya gelişlere imkan verdiğini düşünüyorum. Bir kavisin içinde, oturanla birlikte tamamlanan bitmemiş bir çemberde oturma algısı yaratmaya çalıştık; sarmalayan, rahatlatıcı bir düzenin parçası olarak. Kavislerin hükmetmeyen, aksine nazik karakteri ve çemberin bedenle dost olabilmesini kullandık. Kontrplak çemberlerden çıkan, arta kalan malzemelerle de yine masa yaptık bu arada.

Yerel üreticilerin katkısı özellikle pleksi lambalarda, hepsi Perşembe Pazarı imzalı. Pleksi ile LED’lerin nasıl yerleşeceği, elektriğin nasıl verileceğiyle ilgili çalıştık. Malzemeyi anlıyor, seviyorlar ve keşfetmeye de çok açıklar, bu konuda heyecan duyuyorlar. Bu yüzden bir şekilde birlikte çalışırken buluyoruz kendimizi her seferinde.

Etiketler:

İlgili İçerikler: