Çift Cidarla Çevresine Açılan

HÜSEYİN KAHVECİOĞLU

Arı-3 ofis binası, alışılmış kapalı cam kutu tipolojisine karşıt bir öneri olarak geliştirilmiş. Açılabilir bir cephe için yapının konumundan kaynaklı rüzgar yükünün yol açacağı sorunların çözümü için çift cidarlı bir cephe sistemi oluşturulmuş.

Çok katlı “cam kutular” evrensel anlamda kabaca son 50 yılın “modern iş ortamını” simgeleyen yapılar ve Türkiye’de de bu kimlikleriyle hızla yayılmaya devam ediyor; fakat aynı zamanda, ileri teknoloji ve nitelikli malzemelerle yapılan bu yüksek sınıf ofis yapılarının sunduğu çalışma ortamlarının ne kadar sağlıklı olduğu üzerine tartışmalar sürüyor. Gelişmiş ülkelerde tıp ve mimarlık literatüründe önemli bir yer edinen SBS (Sick Building Syndrome); Türkçe'siyle “hasta bina sendromu”nun en çok rastlandığı yapı türleri, modern ofis binaları. Hasta bina sendromunun çok çeşitli kaynakları olmakla beraber, üzerinde fikir birliğine varılan en önemli nedenleri; yapay iklimlendirme sistemlerinin yarattığı olumsuz etkilerle, dış ortamdan tecrit olmanın yarattığı psikolojik etkiler. İç mekanlarının her mevsim, her saat yapay olarak ısıtılması, soğutulması veya havalandırılması zorunlu olan “kapalı cam kutular”, bu yüzden söz konusu sendromun en çok rastlandığı yapı türleri. Konu birincil anlamda tıp alanının konusu gibi görünse de, esas kaynağı tasarım alanı.

yerçekim, istanbul, itü, ofis, arı-3 , teknopark, ömer kanıpak, orhan kolukısa
fotoğraflar: yerçekim (ömer kanıpak, orhan kolukısa)
yapının farklı katmanları arasındaki ilişki
farklı cephe karakterleri
ikincil cephe
cephe kurgusuna bakış
farklı kotlar arasındaki geçişler
teras
iki cephe arasındaki koridor
iç mekana bakış
vaziyet planı
tip kat planı
kesit
kesit
cephe detayı

Zaman içinde teknolojinin mimarlara sunduğu olanakların cazibesiyle, tasarımın olmazsa olmazı sayılacak bazı temel konuların tasarım gündeminde alt sıralara düşmesi, bu hastalıklı durumu yaratan en önemli nedenlerden biri. Gelişmiş cephe sistemleri, türlü alternatifler sunan ileri teknoloji ürünü camlar, “akıllı” iklimlendirme ve havalandırma sistemleri, tasarım sürecinde pek çok zorlayıcı tasarım problemine mimarların bir çırpıda çözüm getirmesine olanak sağladı. İç mekanda istenen konfor koşullarını, tam da istenen değerlerde yapay olarak sağlayabilecek bu gelişmiş seçenekler varken “geleneksel tasarım öğretisinin” olmazsa olmazları sayılan doğal verilerle kurulacak mekansal ilişkiler için zorlanmaya gerek kalmadı. Sonuç; dış dünyayla ilişkisini neredeyse mutlak olarak kesen ve ihtiyaç duyulan ortam koşullarını tam da istendiği değerlerde yapay olarak kurgulayan tasarım yaklaşımı “modern ofis yapılarını” tanımlar hale geldi. Temelde iklimsel verilerden kaynaklansa da, “kapalı olma halinin” diğer önemli bir sonucu, şehrin panoramik manzarasını, seslerinden tam olarak arınmış halde sunması. Bir açıdan bakınca “gürültü kontrolü” adına olumlu görünse de, en etkileyici şehir manzarasının bile “mutlak sessiz bir resme” dönüşmesi dış dünyayla kurulan ilişkiyi donuklaştırmakta ve belki de bu ortamların yarattığı olumsuz psikolojilerin bilinçaltını oluşturmakta. Buraya kadarki değerlendirme, anlaşılacağı üzere, ARI-3 binasının tasarım sürecinin temellendiği, yarı bilimsel, yarı sezgisel-öznel tasarımcı motivasyonunun ipuçlarını veriyor.

Aslında bina, yüksekliği ve kat sayısı açısından teknik olarak tam anlamıyla çok katlı yapı sınıfına girmiyor; ancak bulunduğu coğrafi konumdan dolayı yüksek yapılarla eşdeğer rüzgar yükü ile karşılaşması, şehir içindeki konumu itibarıyla çok katlı ofis binalarına komşu sayılması, içerik açısından da benzer özellikler taşıması nedeniyle tasarım fikrinin başlangıcında, çok katlı ofis yapılarına odaklanmayı ve bu tür yapılar üzerine düşünce üretmeyi gerekli kıldı. Alışıldık ofis yapılarına göre daha sağlıklı bir çalışma ortamı sunma amacı, tasarımın temel çıkış noktalarından biriydi. Yukarıdaki kısa özette aktarıldığı gibi, sağlıklı bir çalışma ortamı için en öne çıkan konu, “kapalı kutuyu” kırmak, bir başka ifadeyle dış ortamla doğal ilişki kurabilmek için zorlayıcı koşullara rağmen “açılabilir bir dış cephe sistemi” oluşturmaktı. Zorlayıcı koşulların başında, yüksek rüzgar alan bir alanda açılır pencereler yapmanın teknik zorluğu geliyordu. İkinci zorlayıcı koşul ise, bu tür yapıların yapım ve kullanım sürecinde rolü olan aktörlere, alıştıkları çözümlerle çelişir bir öneriyi benimsetmekti. Üstelik bunu, sadece yapım maliyeti dikkate alındığında “oldukça pahalı” kabul edilebilecek bir çözüm üzerinden yapmak söz konusuydu. Geliştirilen alternatifler, yapılan sunumlar ve tartışmalar sonunda, seçilen sistemin getirilerinin sadece yapım maliyetine dayalı bir fiyat karşılaştırmasıyla ölçülemeyeceği, konunun diğer taraflarınca da benimsendi. İstanbul ikliminde, iyi bir doğal havalandırma sağlanması halinde yılın yedi - sekiz ayında yapay olarak herhangi bir ısıtma - soğutma veya havalandırma desteğine ihtiyaç olmayacağı gerçeği ortadayken, “kapalı bir cam kutu” yaparak yılın 12 ayı yapay ortam oluşturmaya çalışmak akılcı değildi. Muhtemelen yaz ve kış mevsimlerinin ekstrem dönemleri haricinde, dış atmosfer koşullarının iç mekana taşınması, doğal ve sağlıklı bir ortam yaratmak için yeterliydi. Enerji etkin yapı tasarımının, yeşil bina kavramının bu kadar yüceldiği bir dönemde, doğanın sunduğu olanakları tasarımda kullanmak yerine bütün yıl boyunca kapsamlı mekanik sistemlerin çalışmasını zorunlu kılacak bir tasarım yapmak doğru bir yol olarak görünmedi. Dış atmosfer koşullarını kontrollü olarak iç mekana taşıyabilecek “açılabilir” bir cephe sistemi oluşturmak için, yüksek hızlı rüzgara siper oluşturan ancak hava akımını kesmeyen ikinci bir dış çeper oluşturuldu. İç mekan kurgusuyla uyumlu modüler cephedeki açıklıklar, hakim rüzgar yönlerine göre daha kapalı veya daha geçirgen olacak şekilde konumlandı. Cam modüllerin renkleri de, yine yöne bağlı olarak güneş kontrolü veya gün ışığından yararlanma gereklerine göre koyu veya daha açık tonlarda seçildi. Sonuçta, dışta oluşturulan ikinci çeper ekstrem verilere siper olarak, içteki cephenin doğal iklimsel verilerle dilediği şekilde ilişki kurabilmesine olanak sağladı. Aynı sistem sayesinde kontrollü bir şekilde “şehrin sesini” duyabilecek olmanın psikolojik etkisi önemsendi. Böylece, çalışma mekanındayken dış ortamdan ve şehirden tamamen soyutlanmış olmanın önüne geçildi. Bir teknopark yapısı olsa da, hitap edilen sektörlerin ihtiyaç duyduğu mekanların standart ofis mekanlarına benzemesi nedeniyle ARI-3 binasını da yüksek güvenlikli bir ofis yapısı olarak değerlendirmek mümkün. Teknoparklarda yer alan özellikli atölye ve laboratuvar mekanları bu binada sınırlı düzeyde. Bununla birlikte, mekansal kurguyu etkileyen ve teknoparklarda öne çıkan başka tasarım verileri söz konusu. Aslında teknopark yapıları Türkiye için göreceli olarak yeni bir yapı türü. Her ne kadar öncül örnekleri Kuzey Amerika ve Avrupa’da uzun bir geçmişe sahip olsa da, Teknoparklar Türkiye’de son on yılda yapılan teknolojik gelişimi destekleme amaçlı yasal düzenlemelerin bir sonucu. Bu yüzden, geçmişe dayalı evrensel özelliklerinin yanında, yerel dinamiklerden kaynaklanan etkenlerden sebep Türkiye için halen “yaparak öğrenilmeye devam edilen” bir yapı ve çevre tasarım konusu olma özelliğini sürdürüyor. Teknoparkların dünyadaki evrimi sonucu varılan ve “üçüncü nesil teknopark” olarak adlandırılan fazda, insan faktörünün ön planda tutulduğu, yaratılan sosyal ortamların önemsendiği hatta “inovatif” çalışma ortamının önemli bir girdi olarak görüldüğü yaklaşımlar, konunun evrensel ölçekteki çerçevesini oluşturuyor. Diğer yandan, kullanıcı profilinin önceden yeterince kestirilememesi, oldukça farklı büyüklük ve çalışma alışkanlıklarındaki firmalara ev sahipliği yapma gereği, göreceli olarak kısa bir zaman dilimi içinde bütün bunların da değişme olasılığının bulunması gibi etkenler Türkiye’deki dinamik yapıdan kaynaklanan tasarım girdileri. ARI-3 binasının tasarımında, binayı paylaşacak kullanıcıların mekansal ihtiyaçlarının hem başlangıçta hem zaman içinde çok sayıda olasılığa açık olması nedeniyle, açık uçlu, modüler bir mekansal altyapı kurgulandı. Bina programına sosyal, kültürel, rekreatif işlev alanlarının eklenmesi ve dış mekanların farklı kullanım olasılıklarına imkan tanıyacak şekilde düzenlenmesi, iş üretilen çalışma mekanlarının ötesinde, çalışanlar için çok yönlü ve konforlu bir yaşama ortamı oluşturulması amacı doğrultusunda, teknoparkların evrensel özelliklerinin karşılığı olan kararlardır. Binanın konumlanması ve biçimlenmesindeki bir diğer önemli etken, ARI Teknokent arazisinin özellikleridir. İmar koşulları belli bir yapılaşma izni vermekte; ancak bu yapının geniş parsel alanı içindeki konumunu ve yüksekliğini serbest bırakmaktadır. Sert topoğrafik özellikler ve yoğun yeşil doku dikkate alınarak binanın “ayak izinin” mümkün olduğunca küçültülmesi, var olan doğal ve yeşil dokunun azami düzeyde korunması amaçlandı. Topoğrafik olarak düz bir arazi söz konusu olsa az katlı ve yayvan bir yerleşim tercih edilebilecekken yerleşim alanının koşulları gözetildiğinde mümkün olduğunca yüksek bir yapının tercih edilmesi çevrenin korunması açısından daha avantajlı bir seçim olarak görüldü. Böylece yapılaşma alanı arazinin belli bir noktasında yoğun olarak kullanılacak, diğer kısımların doğal niteliği ve yeşil dokusu korunabilecekti. Bu değerlendirme doğrultusunda, işveren tarafından önerilen ve topoğrafik açıdan daha uygun görünmekle beraber yeşil dokusunu ve doğal niteliğini koruyan yerleşim alanı yerine, karşı bir öneri getirilerek zaman içinde doğal niteliğini ve yeşil dokusunu kaybetmiş sorunlu bir bölgeye yerleşim önerildi. Getirdiği ilave altyapı maliyetlerine rağmen kabul gören bu öneri çerçevesinde, doğal özelliğini yitirmiş olan alan üzerinde tüm parselin yapılaşma hakkı kullanılarak, diğer alanların doğal hali ile kalabilmesi sağlandı.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: