Taksim Örneği Üzerinden Mekanın İşaretsizleştirilmesi Ve Siyasetteki Temsil Biçimleri

KORHAN GÜMÜŞ

Kamuoyuna yansıyan Taksim Topçu Kışlası, Kabataş’taki Martı gibi projeler bir parça biliniyor ve tartışılıyor ama kamunun yaptırdığı binlerce diğer proje pek fazla bilinmiyor. Oysa bunlar sıradan projeler değil: Şehrin gelişmesinde rol oynayacak transfer merkezleri, metro istasyonları, kamusal alan düzenlemeleri, anıtların restorasyonu gibi projeler. Neden bu projeler yalnızca ortaya bir kriz çıktığında (ve ancak uygulama aşamasında) tartışılıyor? Neden bu proje geliştirme biçimi sorgulanmıyor? Kararları kimler veriyor? Mimarlar, plancılar nasıl seçiliyor? Neyin, nasıl yapılacağına kimler karar veriyor?

Görünüşte siyasetçiler. Projeleri kamuoyuna onlar tanıtıyor. Ancak bu görüntü yanıltıcı. Kentsel dönüşüm, ulaşım, yeniden işlevlendirme, restorasyon... hangi konuyla ilgili olursa olsun, bunlar yöneticilerin tek başlarına karar verebilecekleri, yönetebilecekleri projeler değil.

Kamu işleyişine baktığımızda iki temel işlevin olduğu görülüyor. Birincisi bürokrasinin, uzmanların oluşturduğu, “bilişsel alan”. İkincisi temsil işlevini yerine getiren siyasal iktidar. Bunların kimi zaman aralarında bir uyumsuzluk olsa da (ki bu ancak çok sınırlı bir alanda, ancak bir krize dönüştüğü zaman kamuoyuna yansıyor) genellikle bir koalisyon biçiminde işliyor. Kararların içeriğini oluşturan plan ve projeler, onların geliştirilmesini sağlayan işleyişler kamu bürokrasisi tarafından yönlendiriliyor. Siyaset ise komplike temsil biçimlerinin ortaya çıktığı, ilişkilerin tesis edildiği bir temsil sahnesi…

Modernleşme sürecinde ortaya çıkan kurumlar, edinilmiş kimlikler, bilgi birikimi şehir gibi karmaşık bir olgunun çeşitli tasnif edici temsil teknikleriyle bir nesne olarak algılanmasını ve yeniden üretimini sağlıyor. Kamu hizmetlerinin modernleşmesini sağlayan uzmanlıkların, altyapı hizmetlerinin şehir hayatını köklü bir biçimde değiştirdiği dönüşüm safhası, kamusal alanda askeri tekniklerden devşirilen eğitim kurumlarının, yöntemlerin güç kazandığı zamanlar. Temsil dışında kalanlar, özel alana izole ediliyor, kamu alanından siliniyor. Modernleşme döneminde bu "bilişsel alan", eğitimli toplumsal tabakalar iktidarın çekirdeğini oluşturuyor.

Buna karşılık şehir bu görüntünün ötesine geçen farklı bir mantıkla çalışan, içindeki toplumsal tabakaların ağlar oluşturarak siyasal temsil sistemine tutunduğu bir ilişkiler alanı. Askeri tekniklerden devşirilen "bilişsel alan", ağ sisteminde örgütlenmiş bu karmaşık yapıyı (uzmanlık ve eğitim kurumlarında edinilen kimliklerle üretilen) tasnif edici temsil araçlarıyla “nesne” olarak kavrıyor. Şehri bu temsil araçlarıyla algılıyor ve yeniden üretmeye çalışıyor. Buna karşılık çok partili siyasal hayata geçildikten sonra iktidarın geometrisi adım adım değişiyor. Siyasal iktidarlar toplulukları, toplumsal alandaki ağları dengesizlik üreten işleyişler içinde (semptomatik bir dönüşümden geçirerek) temsil sahnesine çıkarıyor.

İstanbul kent kullanıcılarına, devamlı ve uyumlu bir rota yaratma kapsamında ilişkiler
Ana trafik yolları yüzünden bağlantıları kesilmiş ve yürünebilir kent ortamına olan uyumu tamamen yitiren kent, Haliç-Yıldız Hattı

Benim bu yazıda sorun etmek istediğim şey başta da söylediğim gibi, iktidarı düz bir mantıkla değil, farklı veçheleri ile birlikte okumaya, ele almaya çalışmak. Özellikle de kapitalist modernite içinde bu “bilişsel alan”ın işaretsizleştirdiği1 toplumsal katmanların, ağların siyasal alana hangi biçimlerde yansıdığı.

İktidar, ittifakların kurulduğu bir alan. Siyasetçiler ittifaklar kurarak, iktidarı yeniden üretmeye devam ediyor. Kültürel mirasın restorasyonu, deprem güvenliği için yapılacak kentsel dönüşüm çalışmaları, şehir planları gibi konular, “bilişsel alan” ile bu ittifakların tesis edildiği önemli konular.2 Bürokrasi iktidarın sürekli olarak yeniden tesis edildiği, üretildiği vazgeçilmez bir alan. Bu merkeziyetçi mantığın kısıtlılıklarına hapsolan toplumsal tabakaların itirazları ise iktidarı paylaşma talebi olarak algılanıyor. Genellikle bu alandaki rekabet iktidar tarafından kimin daha fazla dinleneceği üzerine oluyor.

Ancak bu sistemin, içinde bulunduğumuz neoliberal koşullarda pek sağlıklı işlediği söylenemez. Mücadelenin cereyan ettiği siyasal alan çok sınırlı olunca, bu perdeleme işlevi fiili ilişkiler ile bastırılan, işaretsizleştirilen toplulukları temsil edermiş gibi yaparken ayrıcalıklı toplulukları, güç sahiplerini kamu kararlarını belirleyecek (ve neredeyse kamusallığı tasfiye edecek) hale getiriyor. Bu nedenle iktidarı düz bir mantıkla okumak yerine (siyasetteki gelişmeleri analiz edebilmek için) görünmeyen işleyişleri görünür kılmaya çalışmak önemli.

Bu açıdan elimizde çok bilinen, üzerindeki tartışmaların asla bitmeyeceği "müstesna" bir örnek var: Taksim Projesi. Bu projenin seyrini (bilebildiğim kadarıyla) şöyle bir özetlemeye çalışayım:

BEDRETTİN DALAN DÖNEMİ
Yöntem: Uluslararası Avan Proje Yarışması. Ancak bu yarışma, kamusal alandaki dönüşüm problematiğini dikkate almadığı, yönetimsel sorunları ve amaçları tanımlamadığı; program geliştirme, duyuru, zaman planı derme çatma olduğu için uluslararası planda pek ciddiye alınmaz.
Proje: Gezi'nin yeniden değerlendirilmesi, canlandırılması, yönetim modeli hakkında hiçbir bilgi yoktur. Bunun yerine yüksek binalar, oteller, iş merkezleri öneren, çevresinde yıkımlar öngören projeler çoğunluktadır. Birinci seçilen projede yollar tünellerle meydan altına alınarak, trafikten arındırılmakta; bağlantılar, Sıraselviler, Gümüşsuyu, Mete caddeleri, Tarlabaşı Bulvarı bağlantıları dalış rampalarına dönüştürülmektedir. Sonuç: Dalan kendisini destekleyen medyaya rağmen seçimleri kaybeder. Taksim gibi projeler rafa kaldırılır.

NURETTİN SÖZEN DÖNEMİ
Yöntem: Üniversite ile protokol yaparak, uygulama projesi elde etmek.
Proje: İstanbul'un diğer meydan projelerinde de olduğu gibi, Taksim Meydanı ile bağlantılı bütün caddeler dalış rampalarına dönüşmektedir. Bu açıdan yarışmada ödül alan projelerle benzerlik bulunur.

Ancak Gezi ve meydanın tüneller yanında çok katlı bir yapıya kavuşturulması hedeflenir, şehrin en büyük AVM'sinin burada yer alması planlanır.

Sonuç: Sözen gelen eleştiriler üzerine yapılan değerlendirme toplantısında, projenin sakıncaları üzerine ikna olur. Bağımsız mimar ve sanatçılardan oluşan bir platform oluşturulur. Bu platform The Marmara'da toplantılar düzenleyerek alternatifler ortaya koyar.

RECEP TAYYİP ERDOĞAN DÖNEMİ
Yöntem: Proje revizyonu. Üniversite uygulama projesinin üzerine yönetime yakın bir mimara birkaç çember çizdirilir.
Proje: Projedeki tek değişiklik, Gezi'de üç ayrı yere çizilen çemberlerdir. Bunlar Taksim Camii için olası yerleri göstermektedir. Taksim ilk defa iki farklı ulus devlet ideallerinin karşılaştığı bir temsil sahnesi hüviyeti kazanır. Yönetimin (modernist bir rejimin simgesi olarak gördüğü) AKM'nin karşısına ("Milli Görüş" ideallerini yansıtan) Taksim Camii'ni yerleştirmeyi amaçladığı ortaya çıkar.
Sonuç: Mimar ve sanatçılardan oluşan topluluk "Taksim Platformu" adını alır. Elde ettiği fotoğraflarla projeyi tartışmaya açar. Basın projeyi "Taksim'e cami yapılıyor" başlığıyla duyurur. Taksim projesi başörtüsü gibi 28 Şubat sürecinin en gerilimli konusu olur. Ancak ulaşım projesi, dalış rampaları, tüneller, AVM tartışma konusu olmaz.

ALİ MÜFİT GÜRTUNA DÖNEMİ
Yöntem: Kısmi revizyonla eldeki hazır projeyi kullanmak.
Proje: Taksim’i bir otoyol kavşağına dönüştüren projenin üzerine çizilmiş olan çemberler (Taksim Camii) kaldırılır. Mevcut proje revize edilerek "İstanbul'un Fethi'nin 550 yıldönümünde 550 proje" başlığı altındaki projelerden biri olarak kamuoyuna tanıtılır.
Sonuç: Taksim Platformu'nun itirazları ve gerilimli siyasal ortam ve tartışmalar nedeniyle proje ihalesi Taksim Harbiye arasında taş kaplama işine dönüştürülür.

KADİR TOPBAŞ DÖNEMİ
Yöntem: İhale ile “plan tadilatı” adı altında mevcut ulaşım projesinin revizyonu. Ayrıca ihale ile bir kentsel tasarım projesi hazırlatmak. (Burada ilk defa proje merkezi yönetimin programında yer alır.)
Proje: Ulaşım uygulama projesi Sözen zamanında bir üniversite tarafından hazırlanan tünelli "yayalaştırma" amaçlı projenin tekrarıdır. Ulaşım uygulama projesi revize edilir ve planlara işletilir.
Taksim’deki Topçu Kışlası rekonstrüksiyonu şehirde geçmişte yok olmuş yüzlerce yapının ihyasını (yeniden canlandırılmasını) hedefleyen uygulamalardan biridir. Ancak program açıklandığında henüz ortada bir mimari proje yoktur. “Hayal-et Yapılar” sergisinde yer alan canlandırmalar, yeni kurulan hükümetin programının izinsiz olarak tanıtıldığı basın toplantısında kullanılır.
Sonuç: Ayaspaşa, Sıraselviler, Mete caddelerindeki dalış rampaları, tüneller ve Topçu Kışlası ihyası Gezi Direnişi sayesinde yapılamaz. İktidar şiddetle çatışmacı senaryoyu devreye sokar ve ihya iddiasını sürdürür.

Görüldüğü gibi Dalan zamanında, yönetimin üniversitelerdeki danışmanları tarafından “uluslararası bir mimari proje yarışması” düzenlemeye ikna edilmiş, projelerin bu yöntemle elde edilmiş olması, fazla bir şey değiştirmiyor. Sözen zamanında ise, bugün de olduğu gibi “bürokrasi-hocalar koalisyonu” şehrin planlarını, meydanlarını, parklarını yeniden ele alıyor. Gezi'nin devamı olan Maçka Parkı da gene aynı yöntemle (Üniversite ile İBB arasında yapılan protokolle) “Demokrasi ve Sanatçılar Parkı” adı altında dönüştürülüyor. Aynı tarihlerde Taksim için son olarak tekrar revize edilen ve meydanı yayalaştırmayı hedefleyen ulaşım projesi ortaya çıkıyor. Ancak tepkiler üzerine proje uygulama imkanı bulamıyor.

Üniversite adına hazırlanan bu ulaşım düzenlemesi, sonraki proje çalışmalarında da süreklilik gösteriyor. Her dönemde uzmanların ve yöneticilerin “ulaşım bilimsel bir konudur, tartışılmaz” diyerek itirazları bastırmaya çalıştıkları görülüyor. (Bu ilişki biçimi içinde örneğin “Taksim'deki trafik yükünü azaltalım” diyebileceklerini düşünemiyorum.) Örneğin bugün de itiraz edilen, tartışılan bir projenin "bilimsel olmadığı" iddia edilebiliyor. Tartışmalar böylece çok sınırlı bir alana, ayrıcalık talepleri içine ve iktidar alanına sıkıştırılıyor. Sorun da zannedersem burada: Taksim ve İstanbul'un bütün meydanlarını otoyol kavşağı gibi düşünenler olabilir. Buradaki asıl mesele bürokrasiyle koalisyon oluşturan bu toplumsal tabakaların iktidar gücünü kullanarak kendi kamu yararı anlayışlarını dayatması.

90'lardan sonra, aşağı yukarı her belediye başkanı döneminde ulaşım altyapısı neredeyse tamamen aynı olan ve konuya aynı paradigmayla yaklaşan yeni bir proje ortaya çıkıyor. Ancak bu projelerin hiçbirinin şehrin içindeki bu büyük alanın değerlerini keşfetmeye, kullanım biçimlerine ve yönetim meselesine yaklaştıkları söylenemez. Yalnızca mekanın “uzmanlık ve ideoloji perspektifinden” dönüştürülmesi amaçlanıyor.

Bu girişimlerin ortak özelliği kamusal alanı tanımlayacak, niteliğini geliştirecek stratejilerinin bulunmaması. Tek farklılık, Tayyip Erdoğan döneminde mevcut projenin üzerine çizilen çemberler. Bunlar kamusal alanın iktidarın bir temsil sahnesi olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden Taksim meselesi 28 Şubat sürecinin en gerilimli konularından biri halini alıyor. Bu süreçte elde edilen deneyimin özelliği ise siyasal yönetimin, devlet iktidarı alanında yer değiştirme kabiliyeti kazanması. “Milli Görüş” ile AKP arasındaki en önemli farkı, bu yöntem farkı oluşturuyor. Böylece bir taraftan üniversiteler ile yeniden planlar, projeler hazırlanırken Gezi'deki Taksim Camii'nin yerini Topçu Kışlası'nın ihyası alıyor. Böylece siyasal iktidar bir ölçüde “bilişsel alan” ile “kültürel miras” üzerinden ittifak kurmaya çabalıyor.3 Bu durumda böyle bir tartışmaya sahne olmayan, birtakım uzmanların desteklediği bir “ulaşım projesi” aynen kullanılıyor. Ancak tam da bu ulaşım projesi uygulanırken sergilenen şiddet nedeniyle sorun ortaya çıkıyor.4 Tünel rampasının yanında yapılmak istenen yol genişletmesi (asıl niyeti faş eden basit bir “dil sürçmesi” gibi) anlatının örttüğü, gizlediği şeyi açığa çıkarıyor. Bu müdahale bir anda karşı çıkılan her şeyin (eşitsizliklerin, haksızlıkların) temsiline dönüşüyor.

1939 yılında Henri Prost tarafından gerçekleştirilen projeden sonra Hilton Oteli gibi birkaç otelin epey bir zaman aralığıyla yapımı dışında, üç aşağı beş yukarı şehrin içindeki bu kamusal alan, çok büyük bir değişim geçirmez. Bu alan için tek farklı yaklaşım, dünyadaki benzer kamusal alanların yönetimini, mimari proje hazırlama yöntemlerini izleyen bağımsız bir platformun oluşması ve (katılımcıları çoğu zaman değişse de) süreklilik göstermesidir. Platform bu merkeziyetçi, nesneleştirici paradigmayı müzakere alanını genişleterek dönüştürmeye çalışır. 90'lı yıllarda dünyadaki örnekler incelenerek, çok boyutlu, çok katmanlı bir yönetim planı ve çok taraflı bir yönetim organı önerisini içerecek alanın kamusal niteliğini güncelleyecek çalışmalar yapar.

Sosyal sorumluluk projesi olarak profesyonel ekiplerin katılımıyla hazırlanan son projede (2010) Beyoğlu ile Şişli arasındaki bu rekreasyon alanının bir bütün olarak ele alınması, kamusal alanı işgal eden otopark, güvenlik güçleri, fiziksel engeller (aradaki çitlenmiş alanlar) gibi unsurlardan arındırılması, ekosisteminin onarılması, kültürel işlevlerin katılıma açılması, kullanım performansını geliştirecek yaya ve bisiklet yolları gibi iyileştirmeler önerilir ve bu “müstesna” alanın şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bir bölge olması hedeflenir.

Günümüzde mekanın bir “özne” olarak anlam kazanması, “ekolojinin politikası” başlığı altında tartışılan en önemli konulardan biri.5 İktidarı düz bir mantıkla okumak yerine zannedersem mekanla kurduğu asimetriyi ve bunun etkilerinin siyasete nasıl yansıdığı ve alternatiflerinin neler olduğu üzerinde etraflıca düşünmek gerekiyor. Bugün hayatı zenginleştirecek, eşitsizlik üretmeyecek bir siyasal alternatifin geliştirilmesi için bu müstesna alanı yeniden (ve yeniden) tartışmakta fayda var.

NOTLAR
1 “İşaretsizleştirme” kavramını Judith Butler'dan aldım. Burada benim kullanma amacım, temsil edilenleri kendisine dahil eden temsil teknikleri. Örneğin şehir için neyin doğru olduğunu bilen plancıların yaptığı gibi.
2 28 Şubat sürecinde “bizi eleştirenlere daha fazla proje işi verin” diye talimat verilir. Bu sayede şehirdeki birçok ulaşım, kültürel miras, kongre merkezi, kamusal alan düzenleme projeleri yeniden yaptırılır.
3 Anlatılanlara göre bu çalışmadan haberdar olan ve ihya projelerini üstlenen bir grup mimar Erdoğan'dan randevu alırlar. “Sizi AKM'de tuzağa düşüren, binayı restore etmek üzere proje hazırlayan, kabul ettiren ‘bağımsız mimarlar’ girişiminin yeni bir hazırlık içinde olduğu ve bunun engellenmesi gerektiği” konusunda bilgilendirirler. Gerçekten de Taksim’de yaşanan krizden hareketle, yöntemin değiştirilmesi için geçmişte AB şehirleriyle temas kuran, şehir yönetimlerinin ilişkisel bir organlaşmaya kavuşturulması için Kültür Başkenti başvurusunu hazırlayan gönüllüler tarafından bir alternatif geliştirilmiştir. Çalışma, Taksim'in bir çatışma alanı olmaktan çıkarılmasını ve şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bir anlam kazanmasını hedeflemektedir. AKM restorasyon projesi de bağımsız bir mimarlar girişiminin özverili çalışmalarıyla, Avrupa Kültür Başkenti programına konmuştur. Proje yönetiminin bağımsız ve gönüllü çalışmalarla gerçekleştirilmesi sayesinde, şeffaf ve katılımcı bir şekilde geliştirilen proje (zorla da olsa) kabul görmüştür. Ancak kuruldan onaylanmış eski avan projenin mahkeme kararıyla yürütmesinin (tam uygulama aşamasında) durdurulmasıyla eski modele geri dönülür. Bağımsız proje yönetimi ve girişimi el birliğiyle bertaraf edilir.
4 Bakanlık müfettişleri tarafından hazırlanan raporda “belediye görevlileri ile işgalciler arasında arbede yaşandığı, Çevik Kuvvet birimince olayların önlendiği, çalışmanın başlamasıyla ekibin işgalcilerin taşlı, şişeli saldırısına uğradığı, polisin çalışma ekibi ile göstericiler arasında tampon bölge oluşturmak üzere parkın tümümü boşaltılmasına yönelik müdahalesinin başladığı” söyleniyor. Bu görüşlerden ve olayın bu şekilde senaryolaştırılmasından, yöneticilerin barışçı, pasif bir direniş beklemedikleri anlaşılıyor.
5 Sezai Ozan Zeybek, “Ekolojinin politikası: Yeni sınırlar, yeni aktörler”. Toplum ve Bilim Dergisi, sayı 138/139, İletişim Yayınları.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: