Hayatımızdaki birçok kavramın aslında ezelden beri bugünkü halleri ile olagelmediğini ve zamanın bir noktasında kendiliğinden ya da -çoğu zaman- icat edilerek ortaya çıktığını önceki yazılarımızda irdeledik.1

Aile, çocukluk, gençlik, akıl hastalığı, akşam yemeği, konut, ulaşım ve niceleri dünyada yaşamın ve medeniyetlerin radikal bir biçimde değişime uğradığı 18. yüzyıl ortalarından itibaren bugün bildiğimiz hallerini almaya başladı. İnsanlar ve onlar için tasarlayanlar da bunları genel geçer doğrular olarak kabul ederek (bunu da eleştiremem zira hayatımızda belli sabitlere ihtiyacımız var) eylemlerini bu hakim paradigma üzerinden şekillendirdi.

Bu diziye başlarken alışılan hali ile geleceğe yönelik bir yapı bozum/spekülasyon kavramının2 ucunu geçmişe doğrultarak atmış olduğum başlığı3 rastgele seçmemiştim. Dizinin bu son yazısında doğrudan bu kavrama, onun ortaya çıkış ve evrim sürecine -konuyu da mümkün olduğunca kendi konfor alanıma çekerek- eğileceğim.

Design process model, project plan
Design process model
Ön komissür

Bilinç adını verdiğimiz mevhumun -haliyle- hepimizde var olduğunu düşünüyoruz, kabul ediyoruz. Bilincimizin bilincinde olarak bunun varlığından sual olunamayacak en büyük hakikat olduğunu hissediyoruz. O bilincin altında yatan başka bilinç tipleri olduğunu, onların da kendilerini zihnimizin kontrolünü doğal ve/veya yapay yollarla kaybettiğimiz anlarda belli ettiğini görüyoruz. Bu yitirişin sürekli veya kalıcı olduğu durumları da akıl hastalığı olarak sınıflandırıp bu bireyleri toplumsal hayatın dışına itiyoruz. Bilinç, düşünsel hayatımızın olduğu gibi sosyal hayatımızın başat parametresi, olmazsa olmazı. Peki, bilinç hep var mıydı? Ya da insan davranışları her zaman bireyin akıl yürütmesi ile bir nevi hesapladığı, sonra da özgür iradesi kapsamında verdiği kararlar ile şekillenen bilinçli süreçlerin bir sonucu muydu?

“Bilinç düşünsel hayatımızın bilincinde olduğumuzdan çok daha küçük bir kısmını oluşturur, zira bilincinde olmadıklarımızın bilincinde olamayız.” (Jaynes, 2000).

Julian Jaynes’ın 1976 yılında yazdığı, Türkçe’ye İki Odalı Zihnin Analizinde Bilincin Kökeni4 olarak çevirebileceğimiz ilk ve tek kitabındaki bu satırlar, psikoloji sonrası hayvan davranışları üzerine yapılan uzun araştırmalar ve buna eşlik eden tarih ve antropoloji çalışmalarına dayanır. Jaynes, güncel psikolojinin liflerini ayıklayarak geçmişe doğru bir yolculuğa çıkar ve bugün bildiğimiz anlamıyla “bilinç sahibi bireyin” ortaya çıktığı anı arar. İnsan davranışları ile ilgili dışarıdan bir göz tarafından yazılmış en eski kaynaklardan biri olan İlyada’da bilincin izini sürer. Vardığı sonuç şudur ki Antik Yunan’da bilinç diye bir mefhumdan eser yoktur! Sadece (bugünkü dile, o da belki) ruh diye tabir edebileceğimiz thumos adında bir kavram vardır. Thumos kişiye yemesini, içmesini, savaşmasını ya da kaçmasını söyler. Özgür irade ya da karar gibi bir kavram ya da buna karşılık gelen bir kelime yoktur, dolayısıyla İliyadik İnsan’ın bırakın özgür olmayı kendinin diyebileceği bir iradesi yoktur. O zaman davranışlarını şekillendiren nedir?

Jaynes’e göre bu sol beyinle konuşan sağ beyinden başkası değildir.5 Sağ beyin, daha spesifik olmak gerekirse sağ beyinde yer alan Wernicke bölgesi, bilince zerre ihtiyaç duymadan yaptığı tüm işlem ve hesaplamaları, değerlendirmeleri, “mantık yürütmeleri”, derdest ederek sol beyine gönderir. Bunu yaparken bilgiyi aktarabileceği ön komisur6 adında incecik bir kanal vardır. Verinin fazla, aktarılacağı hattın kapasitesinin ise düşük olduğu her durumda olduğu gibi beyin de bunun çözümünü veriyi formatlayıp sıkıştırmakta bulur. Veriyi ses dosyaları halinde diğer loba yollar. Bilginin kaynağından haberdar olmayan sol beyin ise bu ses dosyalarını halüsinatif bölgesinde açar ve dinler. Duyduğu ise gaipten gelen sesler -genellikle komutlar: Ye! İç! Kaç! Savaş! Affet! Öldür!- olur. İşte İliyadik İnsanın, Antik Güney Amerika, Yunan, Mezopotamya, Mısır uygarlıklarının tanrılardan gelen sesler olarak duyduğu, sağ beyinden gelen sessel sanrılardan fazlası değildir.

“İlyada’daki karakterler oturup ne yapacaklarını düşünmez. Bizim sahip olduğumuzu düşündüğümüz türden bilinçli bir akılları ya da iç görüleri kesinlikle yoktur” (Jaynes, 2014).

Peki, tüm bunların tasarım ile ne ilgisi var?

Tasarıma dair cevaplamanın en zor olduğu sorulardan biri: Süreç nasıl gelişti? Tasarımcı ya da adayı, bu soruya çoğu zaman yaptıklarının sözel bir çetelesi ile cevap verir: Kağıt üzerinde çalıştım, gözlem, röportaj, anket, model yaptım, render aldım, atölyede çalıştım… Ama zamanın hangi noktasında nasıl bir düşünce izleği sonucu, varmış olduğu sonuca ya da önerdiği tasarıma vardığını, yani tam olarak nasıl tasarladığını anlatamaz. Zaten hemen hiçbir tasarım süreci de kitaplarda bilimselleştirilen izleği takip etmez. İkisinin de gerçekten yapılabileceğine dair ciddi şüphelerim var. Jaynes’in de dikkatimizi çektiği gibi yaratıcı düşüncenin çeşitli evreleri vardır: Önce sorunun bilinçli olarak çalışıldığı hazırlık aşaması gelir. Konu/sorun ile ilgili tüm malzemeyi ortaya dökeriz; ihtiyaçlar, gereklilikler, sınırlamalar, özgürlükler, talepler, hepsi sıralanır ve sınıflandırılır. Ancak bu tanımlama anından son ana kadar fasılasız bir şekilde ve sadece bu konu ile ilgilenmemiz mümkün olmadığı için araya birtakım boşluklar girmeye başlar. Bu da aslında sorun üzerine bilinçli bir odaklanma olmadan geçen kuluçka evresidir. Bu evre çok kısa ya da uzun sürebilir, ne zaman sonuçlanacağı ise genellikle bilinç dışı etmenler tarafından ve çoğu kez bilincin en az devrede olduğu -hiç olmadığı da diyebilirim- an gerçekleşir. İngiltere’nin önde gelen fizikçilerinden biri şöyle der: “Bizde bilimsel keşiflerin yapıldığı üç B vardır: Otobüs (Bus), Banyo (Bath) ve Yatak (Bed)” (Köhler’den aktaran Jaynes). İşte aydınlanma da üçüncü fazı oluşturur, aslında tüm bu zaman boyunca beyin biz farkında olmadan arka planda çalışıp durmuş ve tüm bilgiyi işleyip sonuca ulaşmıştır. Biz burada bulunan sonucu daha sonra mantık ile gerekçelendirsek de tüm süreçte bilinç aslında çok az rol oynar.

On yılların bilimsel araştırmaları da bize gösteriyor ki -ya da daha 40 sene önce gösteriyordu ki- bilinç aslında ne öğrenmede (sinyaller, beceriler ya da çözümlerin öğrenilmesinde), ne düşünmede,7 ne akıl yürütmede ne de karar vermede gerçekten gereklidir. Hatta tam tersine tüm bu süreçlerde bizi yavaşlatır, hantallaştırır, ayağımıza dolanır.

Söylediklerim bilinci yitirmeye bir çağrı değil elbet, sadece onun bilişsel faaliyetlerimizin ancak çok küçük bir kısmını oluşturduğuna ve insanlığın oldum olası sahip olduğu bir mefhum olmadığına dair düştüğüm bir not. Bugünkü haliyle bilinç, düşünceye vurulmuş bir semer, zihnimizin gürültüsü ve aslında ciddi de bir stres kaynağıdır. Belki de bu yüzden, bilinci keşfedip, enine boyuna tanımlayıp, inceleyip, hikayesini yazıp, durumlarına göre sınıflandırıp tedavi ettikten sonra aldığı -aldığımız- hali beğenmediğimizden midir neden geri dönmeye, bilinci devre dışı bırakmaya, farklı yollarla “zihnimizi boşaltmaya”, kendimizi kaybetmeye çalışıyoruz.

NOTLAR
1 Bilinç Kurgu, Avşar Gürpınar, XXI, Şubat 2017.
Bilinç Kurgu 2, Avşar Gürpınar, XXI, Nisan 2017.
2 Bilimkurgu
3 Bilinç Kurgu
4 Jaynes, J., 2000. The Origins of Consciousness In The Breakdown Of The Bicameral Mind, New York: Mariner Books.
Kitap Türkçe’ye çevrilmemiş, dolayısıyla başlıktaki breakdown kelimesini farklı biçimlerde yorumlamak mümkün. Bu kelime analiz/tahlil anlamında kullanılabildiği gibi çöküntü/bozulma/arıza anlamlarına da geliyor. Jaynes hem iki odalı zihnin bir tahlilini yapıyor hem de bu iki odalı sistemdeki arızaların bilincin doğuşuna nasıl sebebiyet verdiğine işaret ediyor, dolayısıyla iki çeviri de yanlış değil.
5 Burada konunun anlaşılırlığı açısından yaptığım bu (ve bundan sonraki) basitleştirmelerin aslında son derece problematik olabileceğini de aklınızda (sol beyinde) tutunuz.
6 Anterior commisure
7 Bilincin doğasında var olduğunu düşündüğümüz düşünme sürecinin aslında bilinç ile ilgisi yoktur. Sadece hazırlık, malzemeler ve sonuçlar bilinçli olarak algılanır. Aslında aklımız bilincimizin takip edebileceğinden çok daha hızlı çalışır.

Etiketler:

İlgili İçerikler: