Mimarlığın Hayırseverlik Kurumlarının İçinde Gettolaşması Tehlikesi

KORHAN GÜMÜŞ

Mimarlığın modernliğin üretim koşullarında “uygulamalı bir faaliyet” olarak nitelenmesi, kimi zaman inşa edilmesiyle karıştırılmıştır. Oysa mimarlık inşa eylemiyle bir ilişki içindedir. Ancak aralarındaki ilişki kurgusaldır.

Komplikasyon, mimarlığın bilişsel alanının da bir tür "maddi pratik" olmasından kaynaklanır. Çünkü mimarlık faaliyeti doğrudan doğruya gerçek mekandan yola çıkmaz, onun üzerinde gerçekleşmez. Yalnızca onunla ilişki içinde olan bilişsel mekanda gerçekleşir. Dolayısıyla mekanın kendisi, diyelim ki mevcut bir yapının, bir kültürel miras eserinin restorasyonu da olsa, bu bilişsel sistem içinde hiçbir zaman bir “özne” olarak devreye giremez. Onu nesneleştiren bir arayüz üzerinde gerçekleşir mimarlık. Oysa modernliğin meselesi mimarlıkla mekan arasındaki ilişkiyi sürekli deneyimsel kılacak bir yöntem bulmaktır.

Modernleşme sürecinde askeri temsil tekniklerinden devşirilen bu bilişsel sistemleri bir tür proteze benzetebiliriz. Bu protezlere sahip olan sınıflar, olmayanları yönetme, temsil etme kabiliyeti kazanırlar. Modernleşme süreci bir bakıma insanlığın protezlere sahip olma tarihidir.

dolapdere'de yapılan grimshaw architects tasarımı vkv çağdaş sanat müzesi
dolapdere'de yapılan grimshaw architects tasarımı vkv çağdaş sanat müzesi
galataport

Kapitalist modernite bu protezlerin büyük bir bölümünü soyluların elinden alıp, piyasa güçlerine teslim etti. Ancak bunun da ötesine geçti. Modern-dışı bir kategori olarak tanımlanan üretimde, bilişsel alan daha kolektif bir özellik taşıyordu. İmgeler arasında bir hiyerarşi yoktu ve temsil edenle edilenler yer değiştirebiliyordu. Protezler ise daha çok bu imgeleri iktidara eklemlemeye, devşirmeye hizmet eden, içeriğini tanımlamaya yarayan çeşitli temsil araçlarıydı. Dil ile işaretlenen, temsil edilen her bilgi aynı zamanda bir yapma bilgisine, imgesine sahipti. Arada nesneyi temsil edene dahil eden bir protez bulunmuyordu. Buna karşılık modern iktidar aygıtı içindeki işlevler neredeyse yetkileri tanımsız (neredeyse doğa-üstü) birtakım yeni protezlere sahip.

Kapitalist modernite içindeki bu protezler hem bir metafor olarak, hem de bir düzanlam olarak okunabilir. Nasıl bir silah, sahiplerine fazladan bir şiddet kullanma imkanı tanıyorsa, bu protezler de öyledir. Protezler iktidar yaratır; eşitsizlik yaratırken aynı zamanda onlara sahip olmayanları da dönüştürür. Protezsizler kendi başlarına hareket edemezler. Hareket ettikleri takdirde sistem dışına itilirler, başları ezilir. İnsanlık tarihi boyunca protezler hep var olmuştur. Kapitalist modernleşmeyle, kullanım rejimleri değişiklik gösterir. Bu açıdan gene silah kullanma yetkisine benzetilebilir. Örneğin silah sahibi olmak, onu dilediğince kullanmak anlamında değildir. Aynı şekilde bu tür protezlerin de kullanma yetkisi birtakım koşullara bağlanmıştır.

Komplike bir ilişki içinde de olsa modernliği koşullandıran iki yönelim ayırt edilir: Temsilin düz, araçsal bir mantıkla kurgulandığı neoklasik model ve temsili komplike ilişkiler sistemi olarak sorgulayan ve paradigmatik deneyimlere açan “güncel mimarlık”. Modern mimarlık tarihi bu ikisinin iç içe geçtiği; kimi zaman örttüğü, kimi zaman yapısöküme uğrattığı bu iki deneyim biçiminin karşılaşma alanıdır.

Hakikat kurgusaldır ve söylem tarafından koşullandırılmıştır. Mesele, bilginin bu arayüzle temasını paradigmatik bir deneyime, demokratik bir adaba kavuşturmaktır. Çünkü bilişsel olan hiçbir zaman şehrin gerçeğine ulaşamaz, ancak onun yerine geçen maddi pratikler, koşullandırılmış kurgusal araçlar üzerinde çalışır. Bu yüzden özgürlükçü bir yönetim fikri hakikate ulaşmak üzerine değil, bu kurgulanmış pratiklerden oluşan arayüze paradigmatik bir deneyim niteliği kazandırma çabası üzerine kurulabilir.

Kapitalist modernitede güncel sanat, mimarlık gibi bağımsız alanlar aynı zamanda bu protezlerin yarattığı asimetrik görüş zaviyelerini sorgulama çabasıdır. Bir tür “generallerin apoletlerini sökme” çabasıdır. Ancak apoletleri sökülen sanatta ya da başka bir faaliyette bir başkası değil, doğrudan bu protezlere sahip olan kimliğin kendisidir. Yoksa Nazi devlet örgütlenmesinde olduğu gibi insanlığın modernite içinde protezlerden kurtulmasının imkanı yokmuş gibi gözükür. En azından protezlerin şiddet üretmesini engellenebilir, bunların “kolektif mülkiyet”e geçmesi sağlanarak.

Protezler nasıl “kolektif mülkiyet”e geçer? Bunun nasıl bir yöntemle olabileceği demokrasinin de temel sorunsalıdır.

dilek sabancı'nın dönüşüme uğrattığı sütlüce'deki yapılar
dilek sabancı'nın dönüşüme uğrattığı sütlüce'deki yapılar

Günümüzde bu protezlere sahip görünürde iki kesim var: Bunlardan biri siyasal iktidar (ve bürokrasi), diğeri ise parasal sermaye. Parasal sermaye, örneğin, bir yerleşim alanını toptan ele geçirip yıkabilir, yaşayanlarını zorla yerinden edebilir ve dönüştürebilir. Sermaye, herhangi bir insanın cebindeki paradan farklı bir işlev görür. Siyasal iktidarlar da güçlerini, silah dayayıp insanların malını mülkünü gasp etme biçiminde olmasa da, örneğin ihalelerde yandaşlara ayrıcalık tanımak, planlarda imar yetkisi vermek ya da vermemek gibi çatışmacı biçimlerde kullanılabilirler.

Otoriter yönetimlerde her zaman bağımsız ayakta durmayı başaramayan, ya birinin ya da diğerinin altına sıkışan kültürel-bilişsel sermayeden söz edilebilir. Sermayenin iktidar nimetleriyle palazlandırıldığı devletlerde bilişsel alan da güç sahiplerinin etkisi altına girip, ayrıcalıklılar arasında yer alır. (Bu yüzden iktidar mücadelelerinin sistemi yenileme kabiliyeti yoktur.) Otoriter iktidarlar genellikle muhalefete devlet-fobik bir özellik kazandırarak ve onu taraf haline getirerek kendileriyle benzeştirir. Protestoların kendi başlarına iktidarı değiştireceği fantezisi belki imtiyazlı özneleri ve haklarından mahrum bırakılmış büyük yığınları tahrik edebilir1 ama edinmiş oldukları kimlikler, iktidarın toplumsal tabakaları içinde yer alan bu protezli sınıfları sorumluluktan kurtaramaz.

Bu nedenle demokrasi yalnızca “ifade özgürlükleri” temelinde kurumlaşamaz. Bu tür bir özgürlük tanımı aldatıcı olduğu kadar imkansızdır. Özgürlüklerden söz edebilmek için genellikle gölgede kalan temsille ilgili maddi pratiklerin eşitlikçi bir şekilde katılıma açılması gerekir. Demokrasi tercih yapmaktan, ifade etme özgürlüğünden öte bir şeydir. Sorun bu işleyişle ayrıcalık elde eden sınıfların bunu örtmek için bel altından çeşitli yöntemler uygulamalarıdır (örneğin kamu gücünü, sıfatını kullanan kişilerin "kamu adına" eşitsiz yöntemle mesleki alanı kurutmaları). Bu durumda tekelci imkanlarla fikir üretimi alanını gasp edenler, edinmiş oldukları statülerle, sanki her konuda doğrusunu kendileri bilir gibi kendi kendilerini kutsama ayinleri ile birbirleriyle yarışırlar.

Çünkü sesi çıkanlar yalnızca protezli olanlardır. Protezsizlerin adları vardır ama kendileri yoktur. Oysa ki paradigmatik düşünceye kapalı olan her saha, örneğin mimari tasarım, restorasyon, kültürel miras yönetimi gibi bütün konular, bu tür kapalı bir yöntemle ancak siyasal iktidarlar veya sermaye tarafından kullanılabilecek araçlara dönüşür.

Oysa modernite içinde iktidarlardan ve sermayeden bağımsız bir hareket alanı sağlayacak ortamların yaratılması yaşamsal bir ihtiyaç. En azından yaşanan büyük felaketlerden ve Nazizm’den sonra bu mesele su yüzüne çıkar gibi oldu. Küresel planda birtakım örgütlenmeler, kurumlar oluşturulmaya çalışıldı. Bu nedenle bugün kapitalist dünyanın önde gelen “gelişmiş” ülkelerinde “kapitalizm-dışı” mekanizmalarla, kurumlarla bu alandaki gelişmelere alan açılmaya çalışılır. Üniversiteler, fikir üreten yaratıcı inisiyatifler, girişimler, araştırmacılar, bağımsız sanat kurumları, mimarlık ve şehircilik merkezleri kamu fonlarıyla desteklenir. Kamusal alanlara yapılacak müdahalelerle ilgili kararlar, planlar, projeler piyasa-dışı mekanizmalar içinde geliştirilir. Buradaki paradoks, kapitalizmin normal işleyişi esnasında, bilişsel alanında “kapitalizm-dışı” bir üretim biçimine ihtiyaç duymasıdır.

Bulunduğumuz coğrafyada bu konuda önemli bir siyasal deneyim eksikliği olduğu tartışılmayacak kadar açık. Örneğin başka bir yerde, başka bir ülkede olsa bütün meslek kuruluşlarını, üniversiteleri, STK'ları ayağa kaldıracak bir uygulama biçimi Türkiye'de “normal prosedür” olarak uygulanıyor: Sanki teknik şartnamelerle tanımlanabilir ve geliştirilebilir konularmış gibi şehir planları, en önemli kamusal alan projeleri, ihale sistemiyle yaptırılıyor. Karşımıza şehrin -en yaşamsal meselesi- planlarının hazırlanması için İMP gibi pespaye tekeller çıkıyor.

Şehir planları askeri temsil tekniklerindeki gibi çoklu paradigmatik ortamlara açılması gerekmeyen konular olarak kabul görüyor. Bunun sonucu ise tam bir yıkım. Şehirlerdeki kamu alanları bu ayrışmış kamu işlevleri ve projeleriyle tam bir çöplüğe dönüşüyor. Buna karşılık plancıları, mimarları, sanatçıları piyasa aktörleri olarak konumlandıran ilişki modeli, entelektüel çalışmaları, şehirle ilgili araştırmaları, arkeoloji gibi konuları aklınıza ne gelirse “hayırseverlik” alanına havale ediliyor. Sanatın, mimarlığın, araştırmacılığın kamusal alandan ayrışması, “gettolaşması”, müşterek hayata, işleyişe dokunmaması çok büyük bir eksiklik... Şehirde kültür ve sanat kuruluşlarında yaşanan dönüşüm modeli, bir bakıma günümüzde mimarlığa ve sanata tanınan rolün bir aynası gibi.

Sermaye sahiplerinin niyetlerine, şehre yeni kültür yapıları kazandırmaya çalışmalarına söylenecek bir şey yok. İstanbul’da kültüre aktarılabilecek bir sermayenin bulunması hiç şüphesiz sevindirici. Bu tür girişimler, şehrin kamusal alanının zenginleşmesi için önemli fırsatlar olarak görülebilir. Ancak kamu politikalarının oluşmasına katkıda bulunmayıp, ayrı dünyalarda varlıklarını sürdürmeye çalışmaları da bir o kadar çelişkili. Bu tür girişimlerin en büyük sorunu kamu ile ilişkilerinde gözlemlenen kırılganlık. Yalıtılmış ya da bağımlı olma hali kendi başına güncel sanat ve mimarlık için çok temel bir çelişki. Böylesine bir ehlileştirme biçimi, şehrin kamusal hayatına enerji verebilecek deneysel alanın felç olmasına yol açıyor.

Mimarlığın ve sanatın halka karşı olumlu bir işlevi olması için hayırseverlik yetmiyor. Sanki kamusal nitelikli alanları piyasa ve patronaj sistemleri altında felç eden neoliberal siyasetçiler ile entelektüel üretimi sermayenin özel alanlarına hapseden hayırseverlik girişimleri arasında gizli bir anlaşma var. Tıpkı 20. yüzyılın felaketlerini hazırlayan kültürel ortama benzer koşullar yaratılmış durumda.

Hasköy’de ünlü bir mimarının, Zaha Hadid’in gerçekleştirdiği bir projeden söz ediliyor. Ancak proje hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Diğer taraftan da burada, semtte küçük üretimi kazıyan bir soylulaştırma süreci yaşanıyor. Sanki buradaki “kültürel girişim” hayırseverlik adına değil, bölgedeki gayrimenkul yatırımcılarının semti soylulaştırmak için yaptıkları bir iş gibi algılanıyor. Sütlüce hala şehrin küçük sanayi üretimi merkezlerinden biri; bir sanat kuruluşunun bu şekilde bir dönüşüm modelinde yer alması tuhaf değil mi? Belki Sütlüce'deki o muhteşem küçük sanayi kompleksi yapısını koruyarak, yerleşik endüstriyi imha etmeden, bir soylulaştırma projesine dönüştürmeden bu çalışma yapılsaydı, moda-dışı bir örnek oluşturulabilir ve proje de daha başarılı olabilirdi.

İstanbul’un en değerli kıyı bölgesi, modern dış ticaret limanı, on yıllarca halka kapalı ve her türlü kamusal kullanımdan yoksun kaldı. Şehrin kamusal hayatından tamamen koparıldı. Şehrin hayatında çok önemli bir rol oynayabilecek bu alan özelleştirildi ve bugün ihaleyi alan yatırımcılar tarafından dönüştürülüyor. Sanki kültür ve sanat faaliyetlerinin ihale sonrası gerçekleşecek bu yeniden işlevlendirmenin içinde, kendilerine ayrılan bir alanda bulunmaları olabilecek tek alternatifmiş gibi gösteriliyor.

Bu bölgede iki sanat alanı girişimi bulunuyor: Bunlardan birincisi hayırseverlik modeli içinde gerçekleştirilmiş bir proje: İstanbul Modern. Bu müzeyi Renzo Piano’nın tasarladığı söyleniyor. Buna karşılık henüz bir açıklama yapılmadığı için bu bir söylentiden öteye gitmiyor. (Henüz projenin tanıtımının yapılmadığını da söyleyelim.)

İkincisi ise Emre Arolat tarafından tasarlanan Resim Heykel Müzesi. Bu proje başladığı halde, nasıl bir yapıyla yönetileceği bilinmiyor. Bu iki proje de kar amaçlı bir yatırımın ortasında, oteller, rezidanslar, AVM’ler arasında yer alacaklar. Muhtemeldir ki kat karşılığı yaptırılan apartmanlar gibi, bu dönüşümden kendileri kaynak yaratmaya çalışacaklar. Bir başka örnek İstanbul’un ilk modern belediyesinin (6. Daire) şehre kazandırdığı kültür ve rekreasyon alanında, Tepebaşı’nda yapılacağı belirtilen kültürel merkez projesi. Bu alan için 2000'li yılların başında önce bir sivil inisiyatif oluştu. Kültür misyonları yöneticilerinden, mimarlardan oluşan bu grup, mevcut haliyle kullanım önerileri getirdiler ve bir yönetim modeli önerdiler. Ancak bu bağımsız girişim, Frank Gehry’ye sipariş edilen projeyle gündemden düştü. Yöneticiler projeyi basına tanıttılar ve anlaşmaya varıldığını açıkladılar. Daha sonra çeşitli zorluklar çıkarıldığı, projenin görünmez eller tarafından engellendiği söylentileri dolaşmaya başladı. Ancak bunların asıl neden olmadığı biliniyor. Bu arada epey bir sorun çıktı, bu doğru; TRT, otopark için para istenmesi vb. Ama bunlar vazgeçme nedeni değil. Sonuçta bu projenin de akibeti bilinmiyor.

Bu değerli meydan halen otoparkçıların ve İMP’nin işgali altında. Oysa bu alan, şehrin geleceğine yön verecek projelerin tartışıldığı, şehirle ilgili kamu politikalarının geliştirildiği ve tartışıldığı bir mimarlık ve şehircilik merkezi gibi bir işlev kazanabilir. Nihayet şu anda Dolapdere’de gerçekleştirilmekte olan modern müze binası var. Bu müze binasının da daha önce Deniz Kuvvetleri’nin boşalttığı tersanelerde yer alacağı söylenmişti. Neden bu alandan vazgeçildi, buna nasıl karar verildi, bunu kimse bilmiyor; bu müzelerin ve yöneten kurumların bulundukları ortamla nasıl bir ilişkilerinin olduğunu, nasıl bir kurumsal politikalarının olduğunu da.

NOT
1 Nikita Dhawan, Değişimin Dayanılmaz Yavaşlığı: Protesto Siyaseti ve Direnişin Erotikası, Cogito Mekan ve Siyaset sayısı, sayfa 8

Etiketler:

İlgili İçerikler: