Topyekün Kriz Halinde Geleceği Düşünmek

HÜLYA ERTAŞ

3. Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali, Tansel Korkmaz küratörlüğünde 5 Eylül - 10 Kasım tarihleri arasında "Geleceği Düşünmek" temasıyla gerçekleştirildi. Tansel Korkmaz ile bienalin ortaya çıkış sürecini ve işlerin seçim sürecinde temanın rolünü ele aldığımız bir söyleşi gerçekleştirdik.

Hülya Ertaş: Öne attığın Geleceği Düşünmek temasını konuşmadan önce Antalya Mimarlık Bienali’ni konuşalım istiyorum. İstanbul, Ankara, İzmir gibi merkezlerden birinde de değil de bienalin Antalya’da gerçekleştiriliyor olması temanın belirlenmesinde etkili oldu mu?

Antalya Mimarlık Bienali, sergi mekanı
sergi mekanı
sergi mekanı
mekansal adalet
dek.tas.san.tic.ltd.şti.inş.cnm
kesin değil
komün_aksiyon_bahçeler
istanbul'un dışı
mahalleler birliği
sergi mekanı

Tansel Korkmaz: Aslında temayı ben belirlemedim. Hafızam beni yanıltmıyorsa Aralık 2014’te Celal Abdi Güzer beni bilimsel komite toplantısına çağırmıştı ve ben de bir üye olarak gitmiştim. O sırada Mimarlar Odası’nın kaynak yetersizliği gibi birtakım malum sorunları olduğu için bienal sürecine devam edip etmemek konusunda uzun süre mütereddit kalmışlar ve sonuç olarak devam etme karar almışlar. Henüz küratör de belirlenmeden zannediyorum Abdi’nin önerisiyle “gelecek” temasına karar vermişlerdi. Toplantıda vakit çok dar olduğundan istisnai bir durum yaratıp küratörlüğü anonimleştirip kolektif yapmayı önerdim ama kabul görmedi; sonuçta biraz görev gibi oldu işi üstlenmek. Sonrasında ise destekçilerin ve bütçenin kesinleşeceği toplantıyı ancak yapabildik. Yetiştirmek mümkün olmadığı için bienali Nisan 2016’ya ertelemeyi önerdiysem de Kültür Bakanlığı’ndan destek alındığı için zamanında yapma zorunluluğu ortaya çıkmıştı. Aslında zamanlama açısından imkansızdı ama ben Antalya’nın böyle bir işe soyunmasını çok önemsedim. Çünkü hem İstanbul’un dışında bir yerde olması önemli hem de Antalya’nın özgün bir peyzaj, tarihi miras, tarım gibi çeşitli zenginlikleri var; bienal aracılığı ile bir Akdeniz araştırmaları ağı kurulabilir; kısaca uluslararası bir etkinlik için İstanbul kadar cazip bir alternatif. Tabi bunların yanı sıra bir de Mimarlar Odası’nı hepimizin desteklemesi gerektiğine inanıyorum.

Son olarak, bienallerin, tasarım haftalarının vs iyi kotarıldığı zaman herkesin rutinden çıkıp birlikte düşünmesi, tartışması için iyi bir fırsat olduğunu da düşünüyorum. Eğer mimarlık ortamımızın zenginleşmesini istiyorsak bunların çoğalmasını desteklemeliyiz. Hazır Antalya bir kez böyle bir işe soyunmuşken devam etsin diye düşünerek bu kadar zor bir zamanda bu riskli işi üstlendim. Bütün katılımcılara da çok minnettarım, çünkü herkes temaya uygun bir şekilde bu zor şartlar altında dayanışma içinde sürece katıldı; serginin yanı sıra atölyeler, paneller gerçekleştirdik. Gelecek için çok da umutlandım, hepimizin dayanışmaya hazır olması güzeldi. Şimdiye kadar “gelecek” düşüncesine kapalıydım, hep “zaman dışı” olanın ne olduğuna dair bir ilgim vardı. Oysa farkındaysan son zamanlarda “gelecek” meselesini dert edinen bienallerin, atölyelerin, konferansların sayıları oldukça artmış durumda. Bu da benim için bunu düşünmek için bir fırsattı; o nedenle de gelecek temasını değiştirmeyi talep etmedim.

HE: Bülent Ecevit Kültür Merkezi’ndeki bienalin ana sergisine bakacak olursak oradaki işler bugünü ortaya koyan işlerdi. Gelecek öngörülerinden ziyade, bugünü tariflemek için yapılmış çalışmalar vardı sanki.
TK: Aslında geleceğin bize bahşedilmiş bir yazgı olduğuna inanmaktan vazgeçtiğimizde, yani modern olduğumuz gün, yazgımızı elimizde tutmak bize fırsatlar sunduğu kadar endişeye de gark etti. Angst (endişe), modern insanı tanımlayan en önemli şeylerden biri. Belirlenmemiş olan gelecek hem umut vaat ediyor hem de endişe veriyor. Modern insanın, bu endişenin üstesinden geçmiş ve gelecek arasında bir bağ kurarak geldiğini düşünüyorum. Tamamen tesadüflerden oluşan geçmişimizi bir düzene koyarak, onu bu düzen aracılığıyla anlamla donatarak geleceğimize güvenle bakabiliyoruz. Fani hayatlarımızı anlamlandırmak geçmişle gelecek arasında bu köprüyü kurabilmekle mümkün oluyor, böylece geleceğe umutla bakabiliyoruz. Bunlar istikrar ortamlarında işe yarıyor ancak ne zaman ki kriz çıkıp da geleceğin geçmiş gibi olmayacağı belli oluyor, işte o zaman yeniden bir endişe ortaya çıkıyor.

Bienalin kavramsal çerçevesi de içinde yaşadığımız küresel krizin tetiklediği gelecek endişesi ve yeni başlangıçların mümkün olduğuna dair umut üzerine kuruldu. Aslında 2000’lerin başından beri Immanuel Wallerstein gibi dünya sistemcileri ve Köjin Karatani, David Harvey gibi düşünürler 500 yıllık kapitalizmin sonuna geldiğimize işaret ediyorlar. Hatta Wallerstein İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki bir konuşmasında “Benim yaşım oldukça ileri, bu sistemin yerine ne geleceğini göremem ama şunu söyleyebilirim ki çok uzun yıllar boyunca bu kriz bizimle kalacak. Bundan yeni bir dünya düzeni ortaya çıkacak.” demişti.

HE: Zaten yaklaşık olarak son on yıldır bütün dünya ayakta. Her gün dünyanın başka bir noktasından protesto, direniş haberleri geliyor.
TK: Evet, dünyadaki ayaklanmalar, coğrafyaları aşan bir krizin olduğunun göstergesi ve bundan büyük bir ihtimalle başka bir dünya düzeni çıkacak. Bienal katılımcılarına yolladığım notlarıma Karl Marx’tan bir alıntıyla başlamıştım. Tarihçilerin mükemmel tarih metni diye örnek verdikleri Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inden bir alıntıydı; “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar.” diyordu. Ben de hayatın tesadüften ibaret olduğunu ama bizim o tesadüflerle, bir mücadelenin içinden geçerek geleceği kuracağımızı söylüyorum: “Biz geleceğe maruz kalmayacağız, mücadelemizin her zaman bir anlamı var, geleceği inşa edecek olan bizleriz.” diyerek gelecekle ilgili bir şey kurgulamıştım. Notun sonunda da “Peki o zaman geleceği kuracak şeyler nedir? Nerden başlayacağız?” diye sormuştum. Evet, mücadele esastır ama bugünün çıkmazlarını iyi anlamamız gerekiyor ki beyhude bir debelenme olmasın. Gelecekle iki türlü ilişkimiz var: onu düşünmek ve hayal etmek. Düşünürken analitik davranmalıyız, bugüne iyi bakmalıyız, nerelerde tıkandığımızı görmeliyiz; zira o tıkandığımız noktalardaki alternatif arayışlarıyla geleceği kuracağız. O noktada da “Başka türlü gelecek nasıl olur?” diyerek hayal etmek önemli. İnsanları davet ederken de işleri seçerken de bugünün çıkmazlarının isabetli teşhislerini ve bize umut vaat edecek alternatif potansiyellerini önemsemiştim.

HE: Süreç nasıl ilerledi?
TK: Süreç çok zordu. Ben aslında “anlık” bir insan değildim ama İstanbul’a geldiğimden beri öyle oldum. İlk bana söylendiğinde bir araştırma hayal etmiştim, kent, kır, metropol, kıyı gibi farklı ölçeklerden geleceğe nasıl bakabileceğimize dair. Bu araştırmayı da hep beraber nasıl tarifleyebiliriz diye düşünmüştüm. Ancak çok az vaktimizin kaldığı anlaşılınca tanıdığım insanların işlerini bienale nasıl katabileceğimizi ya da belli bir birikimleri varsa yeni bir şeylerin nasıl çıkabileceğini düşünerek tek tek ofislere gittik, insanlarla konuştuk. Bence çok yaratıcı işler çıktı ve onların bir aradalığı bir zenginlik de oluşturdu ama kaçırdıklarımız da oldu. Biraz daha vaktimiz olsaydı, çok katkısı olacak dört-beş iş daha olacaktı. Yine de yetiştiği kadarıyla gelecek için nasıl düşünebileceğimize, nerden başlayacağımıza, nerelere bakacağımıza kapı aralayan bir bir aradalık oldu diye düşünüyorum.

HE: Bu kriz haliyle mimarlığın nasıl baş ettiğini düşünüyorsun? Sanki mimarlık ortamı hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyor gibi, değil mi?
TK: Marx o metnin devamında “Kriz olunca insanlar genelde yokmuş gibi davranmayı tercih ederler, geçmişteki alışkanlıklarına sarılırlar. Bu sayede, krizin geçip gideceğini umarak krizle baş edebileceklerine inanırlar.” diyor. Mimarlık tarihi derslerimiz bugünü teşhis etmede önemli, ben ilk kez 80’lerde mimarlık tarihi dersleri almıştım. O zaman çok post-modern bir hava vardı; 20. yüzyılın başlarına, erken modernizme bakıp “Ne kadar naiflermiş, kaşıktan şehre her şeyi yeniden tasarlamaya çalışmışlar.” olarak özetlenebilecek alaycı bir bakışım vardı modernizme. Mimarlık kendi kuralları, dağarcığı, referansları olan otonom bir alandır; bu alanın kendini, problem alanlarını, araştırmalarını doğrulamak için başka disiplinlere ihtiyacı yoktur diye düşünüyordum. Ama şu anki krizde; biz artık mimarlığın otonom bir disiplin olduğunu iddia edemeyiz.

Sosyal sorunları nasıl içereceğini, bunlara nasıl alternatifler üreteceğini araştırıyoruz. Dolayısıyla mimarlığın tanımı, içeriği de değişiyor. Bununla baş etmek kolay değil; şimdiye kadar geliştirdiğiniz yol-yordam, stratejiler işe yaramıyor; yeniden başlamak hem heyecan verici, tazeleyici hem de ürkütücü. Çoğu insan da akışa bırakıp krizden yenilik arayışı ile tazelenerek çıkmaya değil de zaman-dışı olanı arayarak, bir dirençle krizle baş etmeye çalışıyor. Bienalde de Yenikapı Gavur Hamamı’ndaki işler veya Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nin girişindeki Demirtaş-Cindoruk işi zaman-dışı olanla cevap vermeye çalıştılar gelecek temasına. Tabi bunun hazır bir cevabı olmadığı için aramaya devam etmeliyiz; bu aslında yeni dünyanın mimarlık dilini kurma çabası ama çok da iyi biliyoruz ki dil bir proje olamaz; biriken, evrilen birşeydir.

HE: Öte yandan mimarlık bu krize yönelik bulduğu hızlı cevapların da hiç işe yaramadığını görüyor, tıpkı LEED sertifikası gibi. Mevcut sistemin kendi kavramlarıyla çözüm bulmaya çalıştıkça hızlı cevaplar çıkıyor ortaya ve bunlardan reklamcılar halen sıkılmamış olsa da mimarlar sıkıldı.
TK: Biz İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Yüksek Lisans Programı’nda Cem Çelik ve Mehmet Kütükçüoğlu ile farklı gruplarda bu konuya kafa yorduk bir süre, değişim ve belirsizliği konu edinen problematikler tarif etmeye çalıştık stüdyoda. Metropolle mimarlık arasında bambaşka bir ilişki ortaya çıkıyor çünkü şehrin büyük lokmaları değişmeye başlıyor. Eski alışkanlıklarınızla referans alacağınız şeyler de buharlaşmaya başladı, bütün şehir çok hızla ve hiçbir vizyon olmadan değişiyor. Peki bu belirsizlikle nasıl baş edeceğiz? Mimarlığın temel sorunu, neyi referans alacağı değil de belirsizlikle nasıl baş edebileceğine ve bunun stratejilerinin neler olduğuna dönüşmeye başladı. Okulda Cendere Vadisi’ni, Başıbüyük’ü, Yenikapı’yı, Arnavutköy’ü çalıştık ve bu bize bir derinlik verdi ama yine de buna cevap bulmak için çok erken, o çalışmalara devam etmek lazım. Biz bir grup olarak belirsizlikle, değişimle ilgilenelim dedik; Nevzat Sayın, Han Tümertekin, İhsan Bilgin gibi bir diğer grup da “Mimarlık var olan stratejileriyle buna cevap bulmalıdır.” diyerek çalışmalarına devam etti. O tartışmanın kendisi de bir yere kadar faydalı: Birikim mi, deneysellik mi tartışması bizi dinç tuttu ve kendi pozisyonlarımızı daha iyi anlamaya, daha derinleştirmeye yardımcı oldu.

HE: Bir yandan da bu belirsizlikten dolayı bağlamın kendisi de sorun oluyor. Mimarlıkta bağlam denildiğinde hep yere ait bir şey olarak öngörülürdü. Oysa zaman üzerine kurulu bir bağlama da ihtiyacımız var. İçinde bulunduğumuz zamanı okumak için de “gelecek” önem kazanıyor.
TK: Geçmişi anlamlandırmadan mümkün değil. Bizim bütün perspektifimizi bugün belirliyor, bugünün sorunlarını asıl “sorun” olarak addediyoruz. Halbuki bu, tarih perspektifine oturduğunda bizi bugünden özgürleştiriyor. Ona ihtiyacımız var, nostalji için, tekrar için değil de tam tersine bugünü bir derinlik içinden kavramak için ve dilimizi, düşüncemizi bugüne kısılmışlıktan kurtarıp, bugünden özgürleştirmek için, yani paradoksal olarak yaratıcı olmak için tarihin derinliğine ihtiyacımız var. Ve de zaman-dışı olana da yer var. Mimarlığın iki yüzü var aslında; bir yüzü geleceğe, değişime, yeniliğe dönük, bir yüzü de zaman-dışı olana. Hamamdaki işlerle ilgili girişe asılan yazıda İhsan Bilgin’in ip cambazları temasından yararlanmıştım. Mimarlıkta bize ilham verecek, geleceği kuracağımız işler tam ip cambazların yaptığı gibi zaman-dışı olanla değişimi aynı gövdede tutabilen işler. İhsan Bilgin bunu “İp cambazları tam bir yöne meyledecekken diğerine doğru hamle yapmak zorunda denge için; iki tarafı da içermek durumunda, tansiyonu içeren bir denge....” diyerek açıklıyor. Deneysel olanın ve zaman-dışı olmayı becerebilenin tansiyonlu birlikteliği geleceği kuracaktır diye düşünüyorum.

HE: Sergideki işlerden biraz bahsetmek iyi olabilir. İşler bu temayı nasıl ördüler?
TK: Yaşadığımız küresel kriz, sistemin artık idare edilemeyen tıkanıklıklarını su yüzüne çıkardığı kadar buradan hareketle taze başlangıç tohumlarını da içinde taşıyor; geleceği kuracak olan tam da bu tohumlar, bugünün çıkmazlarına deva olacak alternatif arayışlar. Bu arayışların çoğunlukla dayanışma ve katılım, kolektif irade ve bireysel inisiyatif ile açıklık konuları etrafında kümelendiğini söyleyebiliriz. Bu meseleler üzerine yoğunlaşan 29 iş üç alana dağıldı: Bülent Ecevit Kültür Merkezi, Yenikapı Gavur Hamamı ve Miradorlar çevresi. Miradorlar ve Karaalioğlu Parkı iki yerleştirme tarafından tercih edildi: Bunlar yeri olduğu kadar izleyiciyi de içermeye çalışan, izleyicinin katılımıyla var olan işlerdi. Bireyleri (izleyiciler, kullanıcılar vs) işlerin pasif alıcıları değil, aktif bir tamamlayıcısı kılan işlerdi. Hamamdaki işler ise her zaman gelecek sorusunda alışageldiğimiz gibi değişime odaklanmaktansa “değişmeyen, zaman-dışı olan nedir” arayışındaydılar; mimarlığın, tasarımın bir yüzü değişimi, tarihsel olanı içermeye çalışıyorsa diğeri onu aşıp zaman-dışı olanı yakalamaya çalışıyor. Gelecek endişesi ikincisini unutturuyor hep; hamamdaki işler ve Bülent Ecevit’in girişindeki iş bize değiştirme cesareti ve iradesi kadar yeryüzüne özen göstererek, nezaketle bir dünya kurmanın önemini ve hafızanın direncinin geleceği kurmakta vazgeçilmez olduğunu hatırlatıyor. Hafıza olmadan salt deneysellik yeni bir dünya kurmaya izin vermeyecek kadar yıkıcı olurdu.

Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nin içindeki işleri de iki grupta topladık. Girişin bir altındaki sergi mekanındaki işler var olana (şehre, sınırlarına/eşiklerine, şantiye alanlarına), dönüşüm potansiyellerine, onu dönüştürmekte olan ilişki ağlarına, alışılagelen gelecek imgelerimize, kısaca bugünün tıkanıklıklarına ve potansiyellerine işaret ederek geleceğin sıfırdan kurulmayacağını hatırlattı bize; “şimdi”, gelecek umudumuzun önünde kaldırılması gereken bir engel olduğu kadar o umudu yeşertecek başlangıç noktalarını da sunuyor bize. Bu alanın galeri katındaki -ki bu aslında merkezin de giriş katı oluyor- işler de sadece şehrin değil, mesleğin ve sistemin de tıkanıklıklarına dikkat çekiyordu. Bazıları bir farkındalık yaratarak bireye geleceği kuracak olanların kendileri olduğunu hatırlatıp inisiyatif almaya davet ediyordu, bazıları bu tıkanıklıkları görmüş ve bunun üstesinden gelmek için zaten harekete geçmiş bireyler ya da genç sivil inisiyatiflerdi. Bu işler bize bireyi yalnızlaştıran rekabet ve performans dünyasının yerine, onu bir kolektivite içinde harekete geçiren, yapabilir kılan bir başka dünyanın olabileceğinin umudunu veriyor: Geleceğe maruz kalmıyoruz, onu kuracak olan bizleriz; bunu ya kendi küçük dünyamıza gömülerek, gelecekten korkup güvenli bir liman arayarak eylemsizlikle başkalarına bırakacağız, yani kendimizi akışa bırakarak geleceğimizi başkalarına emanet ederek yapacağız ya da dayanışma içinde bireysel inisiyatif alarak bir umut için mücadele ederek geleceğimizi kendimiz kuracağız. Bu da dünyayı bir günde topyekûn değiştirmese bile kendimizi dönüştürecek ve bunun en devrimci eylem olduğunu, geleceğin de bu adımlarla kurulacağını göreceğiz.

HE: Tıpkı bir önceki bienalde olduğu gibi bu sene de, her ne kadar sergilenen işlerin iletişim dili açık olsa ve bienalin kamusal alanlarda görünürlüğü sağlansa da bir şekilde Antalya ile temasının tam gerçekleşemediğini hissediyorum.
TK: Aslında bir yere kadar temas kurdu ama sergide bunu göremedik. Sergiden üç hafta kadar önce dört ayrı okulun katılımıyla öğrenci atölyeleri düzenledik ve burada şimdi atıl olan ve Kepez Belediyesi’nin dönüştürmek istediği Dokuma Fabrikası’nı konu edindik. Bu dört okul Pennsylvania Üniversitesi, ODTÜ, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Akdeniz Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ydi. Atölyelerin temel meselesi de Antalya’nın geleceğini düşünmekti. Biz İstanbul Bilgi Üniversitesi olarak Antalya’nın şu an tatil turizminin merkezi olduğunu ve bütün yatırımı o şekilde çektiğinin tespitini yaparak başladık çalışmaya; bu durum şehre yatırım çektiği kadar onu sömürüyor, tüketiyor da. Antalya’ya gelen insanlar tatil köylerine hapsolup kentle bir etkileşim yaşayamıyorlar. Turizmin para girişinden başka Antalya’yı geliştiren, farklılaştıran, dönüştüren bir yapısı yok. Antalya’nın daha ziyade bienaller, festivaller şehri olup olamayacağını sorduk. Sanatçılar, sinemacılar, mimarlar, tasarımcılar orada zaman geçirsin hatta uzun süreli artist-in-residence programları tanımlansın ve şehirle bir etkileşim olsun diye düşündük. Bunun merkezi de Dokuma Fabrikası olabilirdi. Böylece öğrenciler Antalya üzerine düşünmeye başladı, analizler yaptık, dört-beş gün orada kaldık; Antalya’yı, insanları tanıdılar, belediye ile iletişim kurdular. Dolayısıyla bienalin sergi dışında böyle bir boyutu da oldu; daha uzun bir zamanımız olsaydı araştırmayı derinleştirip bu analizleri sergilemek de isterdik ama zaman yeterli değildi. Antalya’yı hem şehir olarak hem de peyzajı, tarımı, yörüklerin yaşantısı, yayla köyleri gibi hinterlandıyla birlikte araştırmak, ne yazık ki zamansızlıktan olamadı. Gerçekten Akdeniz ağına yayılma; Lübnan, İran, Kuzey Afrika ile iletişim kurma gibi fikirlerle başlamıştık. Ancak böyle bir şey her zaman çok vakit gerektiriyor çünkü birbirimizi tanımak ve ortak bir dil oluşturmak şart.

Öğrenci atölyelerinin yanı sıra yine sergide görmediğimiz bienal kapsamında yapılan başlığı “Gelecek Endişesi: Göçler ve Afetler” olan paneller ve atölyeler gerçekleştirildi ki bunlar bence çok, çok önemliydi. Merve Bedir’in düzenlediği Türkiye’deki mülteciler sorununu masaya yatıran panel ve yine onun moderatörlüğünü yaptığı farklı üniversitelerden katılımcılarla düzenlenen göç ve mülteciler sorununu teorik derslerimize ve stüdyolarımıza konu edinme için bir zemin oluşturacak ve işbirliklerini başlatacak atölye, geleceğin en önemli sorun alanlarından birini oluşturacak olan bu mesele hakkında birlikte düşünme ve birlikte yapmanın başlangıç ivmesini verdi. Ve tabi ki Yaşar Adanalı’nın düzenlediği ve moderatörlüğünü yaptığı panelin konusu olan Düzce Umut Atölyesi; Düzce depremi sonrası kaderlerine terk edilen kiracıların örgütlü hukuk mücadelesi ve sonrasında onların katılımıyla tasarlanan ve inşa etme aşamasına kadar gelen afet konutları ve yerleşim alanı. Depremzedeler ve Bir Umut Derneği’nden katılımcılarla düzenlenen paneli başından sonuna kadar nefesimizi tutarak dinledik. Bu mücadele ve dayanışma, onun depremzedeleri dönüştüren ve bir kolektivite içinde yapabilir kılan gücü hepimize umut verdi: Evet, geleceği dayanışma ve işbirliğinin içinden ellerimiz, zihnimiz ve yüreğimizle inşa edeceğiz.

Sonuç olarak çok çeşitli imkansızlıklar içinden ekibin ve katılımcıların olağanüstü çabalarıyla gerçekleşen bienal hepimiz için verimli bir deney ve öğrenme alanı oldu. Antalya Mimarlar Odası’na bunu sürdürmek için destek olmalıyız ama şunu da söylemeliyim ki sürecin de bir an önce odanın ev sahipliğinde otonom bir yapıya dönüşmesi gerekiyor. Son olarak, Antalya Bienali’nin insanların şov yaptığı, gelip işlerini sergiledikleri “gıcır” bir bienal olmasından ziyade bir araştırma bienali olmasının önemine işaret etmek isterim. İki sene süresince bir araştırmaya izin veren, onun zemini olan bir yer olması hem Antalya’yı zenginleştirecek hem de mimarlık dünyasına katkı sağlayacaktır.

* Oda temsilcisi Cem Alcan, tasarım ekibi (Aslıhan Demirtaş ve Ali Cindoruk) ve bienal koordinatörü Dirim Dinçer’in olağanüstü fedakarlıkları, çalışkanlıkları ve yaratıcılıkları olmasaydı bu bienal gerçekleşemezdi.

Etiketler:

İlgili İçerikler: