Bilinç Kurgu

AVŞAR GÜRPINAR

Oxford Sözlüğü uzun tartışma ve araştırmalar sonucunda 2016 yılının kelimesi olarak “post-truth” sıfatını seçti. Kelimenin Türkçe karşılığı konusunda bazı kafa karışıklıkları yaşanmıyor değil. Gerçek-ötesi desek olmuyor, çünkü ortada bir gerçek var da biz onun ötesine geçmiş değiliz. Gerçek-ötesi biraz gerçeküstü, belki biraz da gerçekdışı gibi durmakta. Post kelimesinin doğrudan karşılığını alıp gerçek-sonrası desek bu sefer de artık gerçek diye bir şeyin olmadığı düşünülecek. Olup olmadığı ayrı bir tartışmanın konusu ve olmadığı konusunda da ciddi şüphelerim var ama kelime bunu anlatmıyor. O yüzden doğrudan karşılığını bulmak yerine açıklamasını kullanmak belki de daha doğru: “nesnel hakikatlerin, belirli bir konu hakkında kamuoyunu oluşturmada, duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu”. Aslında Düz Dünya Topluluğu’nun1 300 senedir yaptığının küreselleşmiş hali. Ancak bu yazı bu kelime ile ilgili değil.

Gerçekliğin ciddi bir biçimde sorgulanması ya da bitişinin ilanı -doğal ve kaçınılmaz biçimde- farklı düşünürler tarafından gerçekleştirildi. Manuel De Landa, 2011’de Çizgisel Olmayan Tarih adlı kitabında, tarihi bisiklet olmaktan çıkarıp atlıkarınca -hatta üç boyutta birbiri içerisine geçmiş ve farklı yönlere dönen atlıkarıncalar- haline getirmişti.2 Çok daha öncesinde, 1980’lerin başında Jean Baudrillard3 da “Semboller ve imajlar, gerçek ve somut olanın yerini almıştır, dolayısıyla sanal bir gerçeklikte yaşıyoruz” diyordu. Onun dört evreli teorisinin ikinci evresinde göstergeler artık hakikati süslemeye, abartmaya ve çarpıtmaya başlar ama gerçeklikten henüz kopulmamıştır. Üçüncü ve dördüncü evrelerde ise göstergeler ve simülasyon, gerçekliğin yerini alır ve sembolik bir topluma geçilir. Daha da geriye gitmek istersek; Marshall Bermann 1970’lerde katı olan her şeyi buharlaştırarak kavramların içinin boşaldığı, ilerleme/büyüme/gelişme odaklı tekinsiz ve sürdürülemez bir geleceğin habercisi oluyordu. Kısacası aslında 20. yüzyılın ortalarından beridir artan bir şiddette nesnelliği, bilinebilirliği ve gerçekliği ortadan kaldırmaktaydık. “Post-truth” belki de bunun tek ve popüler biçimde adının konulması oldu. Hatta yeni ABD Başkanı’nın basın sözcüsünün ifade ettiği gibi artık yalan diye bir şey yok -dolayısıyla gerçek de- onun yerine alternatif gerçeklik var.

Düz Dünya'nın haritası
Alice Liddell Harikalar Diyarında, Fotoğraf: Lewis Caroll (gerçek adıyla: Charles Lutwidge Dodgson)
1950'ler ingiltere, Teddy Boy
1950’ler İngiltere’sinden gerçek bir Teddy Boy

Bugün tasarım ve mimarlık projelerinde sıkça rastlanan bir yanılsama: Toplumlar, sosyal yapılar, şehirler, eşyalar bugün oldukları gibi var olageldiler hep. Her zaman metre diye bir ölçü vardı, çekirdek aile hep dört kişiydi, masa masaydı,4 sandalye de sandalye. Hatta bugün de nasıl oldukları/olmaları gerektiği o kadar tanımlıdır ki başka bir biçimde tezahür etmeleri, etmelerinin teklif edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla tasarım kararlarının gerekçelendirilmesi de hep fasit daireler çizer: -Neden böyle? -Çünkü hep öyle.

Ben de arkamda kalan boşluğa geri dönme hakkımı saklı tutarak bir an için şunu iddia etmek istiyorum: Bugün olabildiğince nesnel olduğunu düşündüğümüz kavramlar bile aslında birer yanılsama, toplumsal akışın bir noktasında icat edilmiş ya da önce adı konup sonra tanımı yapılmış “şeylerdir” ve insanlığın “şeyleri” her zaman şimdi oldukları gibi var olagelmemiştir. Bununla da kalmamış, bu şeyler ile olan ilişkimiz de sürekli olarak değişip dönüşmüştür.5 Böyle yazıldığında masumane ya da malumun ilamı olarak görülebilecek bu cümlenin içerisindeki “şeyler” aslında hemen her şeyi kapsıyor: Aile, çocuk, genç, mobilya, mutfak, çay bardağı, tuvalet kağıdı, ev, işyeri, sokak, şikayet, milliyetçilik, ulus, ideoloji ve hatta bilinç. Buradaki her kavram -ve diğerleri için- zamanda öyle bir nokta vardır ki, artık nitelediğini niteleyemez olur.

Düşünmeye bir aile hayal ederek ve bunu da en genelleyici haliyle yaparak başlayalım. Bu bir çekirdek aile olsun. Kaç kişiler? Anne, baba ve çocuklar? Dört? Beş? Altı? Sayısı önemsiz olsun. Akşam olmuş. Saat kaç? Baba işten eve gelmiş. Ne iş yapıyor? Gazeteci? Madenci? Tüccar? Oğlan tekerlekli atını, kız ise bebeğini bir kenara atıp sevinçle kapıya yönelmiş. O sırada sofrayı güzel, yuvarlak, dört ayaklı bir masaya kurmakta olan modern görünümlü bir anne de duvarda yer alan guguklu saatin önünden geçerek onlara katılıyor.

Detayları değişse de ana hatlarıyla gözümüzün önüne getirmenin çok da zor olmadığı, dolayısıyla bugünün ailesinin kabaca tarif edildiği böyle bir tabloyu ne kadar eskiye götürebiliriz? 100 yıl? 200 yıl? Sözgelimi 1850’ler İstanbul’unda böyle bir tablo hayal edebiliyor muyuz?

Yukarıdaki hayalin tetikleyicisi, Tüccarzade İbrahim Hilmi’nin yazdığı Altun Anahtar, Altun Kitaba Medhal kitabından gördüğümüz tablo 1916-7 yıllarından. Yani sadece bir asır önce. Bu da aslında var olan değil, o gün itibariyle tahayyül ya da niyet edilen aile formatı. O yıllarda, bırakalım o yılları, daha belki birkaç on yıl daha böylesi bir maaile akşam yemeğinin büyük şehirlerin modern konutlarında bile gerçekleşmemiş olduğunu birçok farklı kaynaktan okumak mümkün.6

Yemeğini merkezinde televizyonun yer aldığı bir salondaki yemek masasında yiyen7 aileyi 40-50 yıldan daha eskiye götürebilmek mümkün müdür? Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası birbiri ardına yayınlanarak Türkiye’de sosyal hayatı ve onun işleyişini tanımlayan popüler dergilerin anlatılarından evvel bugünkünden çok daha farklı değer ve alışkanlıklara sahip ailelerden bahsetmek gerekir. Televizyonu bir kenara bıraksak bile tüm aile fertlerinin akşam yemeğinde bir arada olduğu bir aile ise belki de ancak 100-150 sene kadar eskidir.8 Onun öncesi ise “eski tip aile” demenin bile kavramın sınırlarının oldukça genişletilmesi demek olduğu çok daha farklı birey, rol ve ritüellere sahip, başlı başına başka bir “şey”dir.

Az önce bahsettiğimiz akşam yemeğinde masanın etrafında oturan bireylerden çocuğa bakalım bu sefer. Bugün için en genel geçer tanımıyla çocuk, yetişkin hayatının görev ve sorumluluklarından azade, oyuncak adı verilen, çoğu onun yaşına göre tasarlanmış ve seri üretilmiş birtakım nesnelerle oynayan, okula giden, ebeveynlerinin derin bir sevgi ile bakıp büyüttüğü ve canları pahasına koruduğu bir varlıktır. Peki, bu denklem içerisinde, her türlü işte bütün gün çalışması ve çalıştırılmasında, evde kendine ait bir odası/mekanı, fiziksel ya da zihinsel gelişimi için üretilmiş insan yapısı bir oyuncağı bulunmamasında, dört işlem yapamamasında, yaşını bilmemesinde ve hatta aileleri tarafından istenmediğinde bebekken bırakıldığı düşünmesi bile dehşet verici enstitülerde hemşireler tarafından ölümüne izin verilmesinde beis bulunmayan,9 kız ise annesi, erkek ise babası gibi giydirilen küçük insanlara ne ad vereceğiz?10

Söz gelimi 19. yüzyıl sonu Berlin’inde çocukların, içlerinde kimi zaman 3-4 ailenin yaşadığı, yatakların bile kiraya verildiği evlerde çocukların yabancılarla bir arada bulunması sık rastlanan bir durumdu. Marjinal bir örnek de olsa bahsedeyim: Alice Harikalar Diyarında kitabının yazarı Lewis Caroll aynı zamanda bir fotoğrafçı idi ve bazı hafta sonları11 komşusu olduğu Liddell ailesinin çocuklarını (Edith, Lorina ve Caroll’un favorisi Alice) alıp stüdyosuna götürüyordu. Aile, ne Caroll’un çocukları ile böyle bir ilişki içerisinde olmasını ne de kızları Alice’in kimileri müstehcen fotoğraflarını çekmesini fazla önemsemiyordu. Amacım bu durumlardan birini övmek ya da yermek değil kesinlikle. Sadece şuna dikkat çekmek isterim: Toplumda norm/al kabul edilen her tür oluş zaten birileri tarafından kabul edilmektedir. Dolayısıyla en baştan nesnel ve kurgusaldır. Küçük yaşta bir insan evladı olarak çocuk yaklaşık 200 bin yıldır mevcut, fakat 10. yüzyılda sanatçıların ancak küçük adamlar olarak resmedebildikleri12 çocuk ile bugününki arasında sadece bir nüans farklı değil, temel bir kavramsal farklılaşma vardır. Masaya geri dönelim ve bu sefer de çocuklardan birinin birkaç yaş daha büyüdüğünü, nesnel -olduğunu düşündüğümüz- tanımıyla genç olduğunu hayal edelim. Bu gencin kendi tasarrufunda olan parası, bu tasarrufu dolayısıyla ebeveynlerinden farklı giyinecek, farklı müzikler dinleyecek -nasıl bir müzik?-, farklı kitaplar okuyacak ve nihayetinde kendi davranış ve kültürünü oluşturacak imkanı var mıdır? 1940’lar Londra’sında ya da Liverpool’unda bile “genç” olmak, zaten ayrı bir evde oturmadığı için duygusal ve ekonomik bir kopuş yaşamadığı ebeveynleriyle bir örnek giyinen, aynı saç kesimine, zevklere, işlere, sosyalleşme alışkanlıklarına sahip, onların biraz daha genç kopyaları olmak demekti. Kritik bir alım gücüne sahip ve dolayısıyla seçim yapabilen, etkilenen ve etkileyen, bu sayede dönüşebilen ve farklılaşan tüketici genç13 ancak 1950’lerde ortaya çıkabilmişti. Bundan daha eskinin gençlerini bugünün konvansiyonlarıyla okumak ve dahi geleceğin gençlerini bunlar üzerinden düşünmek bizi olmadık sonuçlarla baş başa bırakabilir.

Birinci bölümü bitirirken argümanımı biraz toparlamam gerekirse olgu ve kavramların şimdiki -nesnel ve/veya gerçek kabul ettiğimiz- hallerinin ancak belli bir zaman aralığında -o da alabildiğine muğlak bir şekilde- var olup, ancak belli bir zamana kadar geriye götürülebileceğini, kritik bir eşikten itibaren ise -ki her kavram ve olguya göre değişmektedir bu noktanın nerede olduğu- artık fenotipi değil genotipi14 farklı, artık aynı parametrelerle değerlendirilip aynı kefeye konamayacak haller aldıklarını anlatmaya çalışıyorum. Dolayısıyla sadece geçmişi düşünür ve değerlendirirken değil, geleceği tahayyül ederken de yeni bir genotipe geçilebilmesi ihtimali yani hiçbir kavram ve olgunun ezelden beri var olmadığı gibi ebediyen de var olamayacağı akılda tutulmalıdır.

Devam edecek…

NOTLAR
1 Düz Dünya Topluluğu 1800’lerden beri sadece dünyanın düz olduğuna inanmakla kalmıyor, birçok bilgi ve belge ile bunu ispatlamaya da çalışıyor. www.theflatearthsociety.org
2 “Zaman atlıkarınca gibi döngüsel mi? Yoksa bisiklet gibi çizgi şeklinde mi?”, Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 1961, Dergâh Yayınları, İstanbul.
3 Baudrillard, Jean. 1983. Simulations, Semiotext(e), Inc.
4 Edip Cansever’in kastettiği anlamda bir maddi ve manevi dayanıklılığı değil de ezelden beri olagelmek anlamında bir tarihi kastediyorum.
5 Uğur Tanyeli mimarlıkta konut-iklim ilişkisini sorguladığı “Şemsiyeye ilişkin bilgi yağmura ilişkin bilgiden özerktir” adlı yazısında şunu sorar: Şemsiye asıl olarak güneşten korunmak için yapılmış bir insan icadı. Peki, şemsiye yokken insanlar ne yapıyordu? Belki de ıslanmayı o kadar umursamıyorlardı.
6 Emiroğlu, Kudret. 2001. Gündelik Hayatımızın Tarihi, s. 97-109, Dost Yayınları, İstanbul. Kaynar, Hakan. 2012. “Ev’in Kapılarını Açmak: Yerleşim”, Projesiz Modernleşme: Cumhuriyet İstanbul’undan Gündelik Fragmanlar içinde, s. 96-142, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, İstanbul.
Tanyeli, Uğur. 2014. Osmanlı Barınma Kültüründe Modernleşmenin Öntarihi: Yeni Bir Simgeler Dizgesinin Oluşumu, ODTÜ MF Cep Kitapları, Ankara.
7 Standardın bu olduğunu kabul edersek.
8 Osmanlı devrinde modern bir aile hayatının tarifi için Rehber-i Umur-u Beytiye (Mehmet İzzet, 1903-11, İstanbul), Mirat ül-Beyt gibi ansiklopedi ve kitaplar yayınlanıyor, bunlar insanlara barınma ve ev işleri yanında toplumsal rol, görev ve sorumluluklarını da yazılı ve görsel olarak tarifliyordu.
9 İngiltere ve Galler’de çocuk cinayeti [infanticide] yasası ancak 1938’de kabul edildi. 19. yüzyıl ortalarında halen bunun bir cinayet mi yoksa delilik mi olduğu tartışılıyordu. (http://www.legislation.gov.uk/ukpga/Geo6/1-2/36/contents)
10 Günümüzün dehşetlerini küçümser değilim, sadece bugün bize dehşet verici gelen durumların normal kabul edildiği zamanlara işaret etmek istiyorum.
11 Osmanlı İmparatorluğu’nda yüzyıllar, Türkiye’de on yıllar boyunca bugün bildiğimiz anlamı ile hafta sonu diye bir olgunun olmadığını da belirtmeli. Osmanlı’da resmi dairelerde Cuma namazı kılınabilmesi için ilk mescitler 1837/8 yılında açıldı. Haftanın bir gününün -o da Salı- tatil olması medreselerde yaygınlaştı. 1924 yılına kadar kimi zaman Perşembe, kimi zaman Cuma tatil oldu. Cuma 13’ten başlayıp Pazartesi sabahına kadar süren bir buçuk günlük hafta sonu da ancak 1935 yılında tanımlandı. Memurların iki tam günlük hafta sonu tatili için ise 1974’ü beklemeleri gerekecekti (Emiroğlu, 2012, s.78).
12 Aries, Philippe. 1962. Centuries of Childhood: A Social History of Family Life, New York: Alfred A. Knopf.
13 1959 yılında İngiltere’nin önemli reklam ajanslarından biri olan London Press Exchange, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında da işçi sınıfının sosyal davranış biçimleri konusunda araştırmalar yapmış olan Mark Abrams ile tüketici pazarındaki kritik kaymaları araştırması için anlaşır. The Teenage Consumer’da Abrams’ın vardığı çıkarımlardan biri, yeni oluşmaya başlayan farklılaşma ve modaların artık genç işçi sınıfı tarafından belirlendiğidir. Bu öncülerden -o zamanlar trendsetter kavramı olmadığı için- en fark edileni ise Teddy Boy’lardır: Amerikan özentisi DA -doğrudan çevirisi: Ördek mabadı [Duck’s Ass]- traşları, uzun drape ceketleri, krepsol ayakkabıları ve dar pantolonları ile ciddi biçimde muhafazakar bir toplumda asi bir gençlik. Ancak öte yandan Teddy Boy olmak kolay değildir, zira tüm takım yaklaşık 20 Pound -bugünün parası ile 700 Pound- tutmaktadır.
14 Genetiği aynı, görünüşü farklı; temeli eş olup her örnekte özellikleri farklılaşan çeşitlemeler değil, en başta genetik yapısı birbirinden farklı olan.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: