Cami Mimarisi Neoklasik Bir Temsiliyet İlişkisinden Nasıl Kurtulabilir?

KORHAN GÜMÜŞ

Büyükada Cami projesi uzun zamandır kamuoyunun gündeminde yer tutuyor. “Çarşı Camisi” (Havva Özen Camisi) olarak adlandırılan ve bir hayırsever tarafından bir apartmanın dönüştürülmesi ile oluşturulan caminin özellikle Büyükada’ya gelen ziyaretçiler nedeniyle ihtiyacı karşılamadığı açık. Bu nedenle sahildeki bir kamu yapısı cami yaptırma derneğine tahsis edilmiş durumda ve hali hazır yapısıyla ibadet için kullanılıyor. Bu ara çözümün aynı zamanda bu konuyu müzakere etmek için zaman tanıdığı düşünülebilir. Ancak durum öyle değil. Süreç müzakereye açık değil. Yer seçiminin oldu bittiye getirilmesi, kapalı kapılar ardında 1:5000 planlarda yapılan değişiklik ortada bir kutuplaşma olduğunu gösteriyor. Cami yapma girişimi tipik bir şekilde "kamusal alan kimin temsil sahnesi haline gelecek" meselesi hale geliyor. Doğal olarak böyle bir ortamda farklı bir deneyim yaşamak zor. Son olarak cami yaptırma derneğinin düzenlediği mimari tasarım yarışması geçtiğimiz ay sonuçlandı.

Bunun üzerine Büyükada Camisi'nin yapılmasına karşı çıkan bir çevre de açıklama yaptı.1 (Bakınız: Adalar Savunması açıklaması) Karşı çıkanlar böyle bir ihtiyacın bulunmadığını, yeterli ibadet alanlarının bulunduğunu ifade ediyorlar. Ancak bu kapalı uçlu yaklaşımlar bir müzakere fırsatı sağlamadığı gibi herhangi bir şekilde konunun kamusal bir alana taşınmasını, pozitif bir deneyime yol açmasını da sağlamıyor.

Karşı çıkanların bu zafiyetinin farkında olan cami yaptırma girişimi, daha deneyimli bir sivil bir hareket olarak, katılımcı bir yöntem kullanıyormuş gibi gözükerek, kendisine ve mimari tasarım konusuna meşruiyet kazandıracak, süreci daha geniş bir çevreye açarak tanımlayacak adımlar atıyor.

Böylece mesele yalnızca bir yapının, caminin tasarımı gibi anlaşılıyor ve arkasında konuşulması, müzakere edilmesi gereken birçok şeyin üstü örtülüyor. Bir kamu yapısının bir STK'ya veriliş biçimi, plan değişikliğinin ve yarışmanın düzenlenme yöntemi, seçici kurulun oluşturulma ve danışmanların seçimindeki tercihler farklı bir deneyimin yaşanmasının mümkün olmadığını gösteriyor. Böylece her iki taraf da bu meselenin müzakereye açılmasını engellemekte anlaşmış oluyorlar.

Oysa iki tarafın da kapalı ilişkiler içinde geliştirdikleri bu tipik yaklaşımlarını aşabilecek adımların atılması, bu meseleyi farklı bir deneyimin yaşanması için bir fırsata çevirebilirdi. Elbette ki özellikle Büyükada gibi bir zamanlar ağırlıklı olarak gayrimüslimlerin yaşadığı, sonradan onların yerini alan milli burjuvazinin hala kalıcı izlerinin olduğu bir yerde böyle bir projenin gerçekleştirilmesinin "siyasal" yansımalarının olmaması mümkün değil. Ayrıca seçimlerdeki tercihler, burada yaşayan azınlıklar, bu bölgede oluşan farklı yaşama tarzı, kutsal günlerdeki bazı yoğunlaşmalar birtakım çevrelerin, girişimlerin ilgisini çekiyor ve zaman zaman Büyükada kıyı bölgesi bu açıdan bir temsiliyet alanına dönüşebiliyor. Kimi zaman da karşı sahilden gözükecek bir caminin, tıpkı bir “bayrak dikmek” gibi bir sembolik işlevinin olduğundan söz ediliyor. Sonuçta ortaya asla müzakere edilmeyen, hassas bir durum çıkıyor.

Oysa şehirlerin ortak alanları yalnızca bu tür temsiliyetlerin sahnesi olmadan, karşılıklı diyalog ve birlikte bulunacak çözümlerle yapılandırılabilir, gelişebilir. Bu tür kararların kamusal alanlarda sürekli karşıtlaşmak yerine, demokratik yöntemlerin denenmesi açısından elverişli durumlar, karşılıklı diyalog, birlikte çözüm geliştirme fırsatları yaratabileceği düşünülebilir. Çünkü doğrudan caminin yapımını hedef almak yerine, kıyının yönetimi ve planlanması açısından bakıldığı takdirde Büyükada’nın bu bölgesinin yalnızca piyasa odaklı bir model ile gelişmesi yerine farklı piyasa-dışı işlevler kazanması ve hem ada sakinlerine, hem de ziyaretçilere farklı imkanlar sunması hedeflenebilir. Çünkü bu alanda cami girişimi olmasa da ortada bir sorun olduğu söylenebilir. Kamu yönetimlerinin kıyıları doldurtması ve kiraya vermesi, meydan ve kamusal alanların büyük alanların tamamen piyasa girişimleri tarafından işgal edilmesi, giderek nitelik kaybeden doku, belki de önemli bir sorunun göstergeleri.

O zaman ortak alanlara “cami-market-restoran” kombinasyonlu bir yapılanmanın yerine, kendisini yenileyebilecek, Adalar halkını ve ziyaretçileri basit kullanıcılar haline getirmeyecek işlevler kazandırılabilir. Böyle bir deneyimin yaşanması resmi ideolojiler hattında gerçekleşen karşıtlaşmanın ve piyasa bağımlısı tercihlerin ötesine geçebilir, Büyükada için yeni imkanlar yaratabilir. Örneğin böyle bir büyüklükteki caminin yer seçimi için daha uygun koşullar yaratılabilir, sahildeki bu girişimle ortaya çıkan kutuplaşmış bir paylaşma biçiminin yerini birçok şehirde gördüğümüz daha paylaşımcı, ortaklaştırıcı etkinlikler alabilir. Herhangi bir tercih belirtmekten öte, Büyükada için bir müzakere ve katılım ortamının oluşturulmasının herhangi bir tercih belirtmekten daha anlamlı olacağını düşünüyorum. Büyükada Camisi konusunun kıyı yönetimine katılımcı ve ilişkisel bir planlama yöntemiyle yaklaşmak için bir fırsat oluşturabileceğini düşünüyorum.

Cami tasarlamak her zaman mimarların ilgisini çekmiştir. Neden? Çünkü böyle bir konu, cami tasarımı, mimarlığın yalnızca özel bir işleve sahip bir mekanın projesini çizmekten ibaret olmadığını göstermek için çok iyi bir fırsattır. Cami ne bir ihtiyacı karşılamak için tasarlanacak, ne de bir mimarın kendi fantezisine göre yorumlanmayı bekleyecek bir mimari konudur. Diğer taraftan tıpkı mimarlık mesleği gibi, dinsel ritüeller konusu da 19. yüzyılda sermaye toplumlarına geçişle birlikte yeniden icat edilmiş konulardır. Dolayısı bu neo-klasik karşılaşma bir mimarın karşısına bir ayna koyması ve ne yaptığını sorgulaması için aklının sınırlarını zorlayan bir durum yaratabilir.

Ne kadar bu karşılaştığı sorunu göz ardı edip, yalnızca beklentileri karşılamaya çalışırsa, sanki o kadar görevini yapmamış olur. Hizmet verdiği, hitap ettiği insanlara haksızlık yapmış olur. Çünkü bütün kamusal alanlar için olduğu gibi, bir ibadet mekanını da bir iktidarın gücüyle, neo-klasik bir siyasal temsiliyet alanında tanımlamaya çalışmak problemlidir.

Diğer taraftan böyle bir sorun yokmuş gibi davranmak, meseleye piyasacı ilişkilerde, AVM, rezidans projelerinde olduğu gibi tamamen bağımsız ve öznel bir iş gibi yaklaşmak da mümkün değildir. Güncel mimarlık her şeyden önce profesyonelliğin kamusal niteliğini oluşturma problematiğidir. Bu yüzden mimarlığın proje öncesine uzanması, kamusal niteliğinin sabitlenmemiş bir entelektüel işlevle, temsili kritik bir işlevle sürekli görünür kılması gerekir.

Şunu söylemek zannedersem yanlış olmaz: Tıpkı ibadet gibi mimarlık da ancak bu çabayla her türlü iktidarın ve hakikatin tahakkümünden kurtulur. Örneğin Gezi’ye eğer geçmişte olduğu gibi iktidar gücüyle bir cami inşa edilseydi, bu bir cami olmazdı. Yalnızca ibadeti neo-klasik bir temsil alanında yeniden icat eden, tanımlayan bir milli iktidarın kamusal alanı ele geçirme çabası olurdu. Oysa Gezi direnişi sırasında, kamusal alanı namaz kılmak, Regaip Kandili’nde dua okumak için özgürce kullanan Antikapitalist Müslümanlar’ın yaptığı, cami fikrine çok daha yakındı, çünkü iktidar gücüyle gerçekleştirilen bir tasarım değildi. Böylece Taksim “solcuların mekanı”, bir başka iktidarın temsil sahnesi olmaktan çıktı. Cami yapmak, yaptırmamak ya da mekanın hafızasını iktidar gücüyle yeniden düzenlemek üzerine inşa edilmiş olan bütün tahakküm biçimleri yapı-çözümüne uğradı, mekanın hafızası özgürleşti.

Bu durumda sorulması gereken şu: İbadet yalnızca bir ritüeli mi yerine getirmektir, yoksa ibadetin temelindeki farkındalığı üreten bir zihinsel çaba mıdır? Sermaye toplumları ile birlikte iktidar ile topluluklar arasındaki ilişkinin dönüştüğünü var sayıyorsak, din kurumunun da bundan muaf olmadığını düşünebiliriz. Bu durumda işin içine bir entelektüel üretim girer ve mimarlık bu sorunu ya örtme ya da açığa çıkarma gibi birbirine tamamen zıt iki ayrı pozisyona dönüşebilir. Bu yapılmadığı takdirde cami konusundaki mimari tartışmalar genellikle bina tasarımı ile başlar ve biter. Eğer arkasındaki problemler, su yüzüne çıkmayan sorunlar tartışılmaya başlanınca da o zaman konu “mimari” olmaktan çıkar, "siyaset" alanına girilir. Siyaset tartışılmaya başlanınca da ister istemez mimarlık biter. Oysa mimarlık, planlama, tasarım gibi faaliyetler mekanla, topluluklar arasındaki bu ilişkiyi kurarak, etkileşimi sağlayarak yenilikçi mekan deneyimlerini keşfetmek için düşünsel bir işlev kazanabilir.

1 Adalar Savunması'nın açıklaması: “Adalar'da yeni bir kent suçu işleniyor! Adalar’da Hukuk kaçak, Cami kaçak, Belediye Başkanı kaçak! İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir kez daha şehircilik ve planlama ilkelerini göz ardı ederek hukuk kurallarını ve Adalar halkının görüşlerini, yaşam alışkanlıklarını ve kültürünü yok sayarak tepeden inme bir karara imza attı. İBB Belediye Meclisi geçtiğimiz günlerde Büyükada’da yeni bir camiye gerek olmadığı yönündeki itirazlarımızı, plan kararlarını ve Adalar halkının görüşlerini “müftülük talebi”ni gerekçe göstererek reddetti ve Büyükada’nın kıyı şeridinde yeni bir cami yapılması yönündeki kararını bir kez daha onayladı. Adalar Belediyesi yönetimi bir dernek tarafından cami projesi için açılan yarışmanın jürisine katılarak bu büyük kent suçuna ortak oldu.” diye başlayarak devam ediyor. Tam metni şu adresten okuyabilirsiniz: Adalar Savunması

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: