Kumu Sanat Müzesi: Bağlayıcı Ritimler

ÇİĞDEM ASLANTAŞ

“Mimari donmuş müziktir ve müzik akan mimari…”
Goethe

Tüm evren bir senfoniymiş gibi hayal edilirse, önce onun melodilerine ardından da onu meydana getiren ritimlere ulaşılır. İnsanoğlu da evreni oluşturan parçalardan biri olduğundan, kendi bedeni içinde evrenin ritmiyle uyumlu, biyolojik ritimler yaratır. Bu biyolojik ritimler de insanın yaşam adını verdiği serüveninin her noktasında aldığı kararlara yön verir. Bu durumun en belirgin hali ise bireyin ilişkide olduğu mimari yapılarda gözlemlenebiliyor. Gece gündüz, yaz kış gibi temel döngüler, öncelikle yapıların biçimsel varoluşlarına yön veriyor. Mimari yapılarda zaman geçiren birey bir süre sonra, yapıların algılayabildiği bu görsel ritimlerinin ötesinde, mekan deneyimini etkileyen başka ritimleri, içgüdüsel olarak sorgulamaya başlıyor. Gördüğü tüm tasarım elemanlarının, algıladığının ötesinde bütüncül bir sesi ya da melodisi olup olamayacağı merak ediyor. Aslında bir bakıma, görmenin biçimini değiştirmeye ve görsel ile işitselin birbirleri içinde eriyerek farklı bir algı yaratabilme durumunu keşfetmeye çalışıyor. İlginç bir müze deneyimi olarak Kumu, tüm bu sorgulamalar arka planında, formunun oldukça güçlü ritimleriyle ziyaretçiyi mimarinin bir parçası haline getiriyor ve akabinde Estonya tarihinde müziğin devrimsel rolünün ressamlar tarafından görselleştirerek hissedilebilir kılındığı “Conductor of Colors” sergisi ile de iki farklı disiplinin ritimlerini harmanlayarak ziyaretçisine sunuyor.

İç boşluklar, fotoğraflar: Kaido Haagen
Pekka Vapaavuori tasarımı Kumu
Kumu ve ritimleri, fotoğraf: Kaido Haagen
Conductors of Colors sergisinden, fotoğraf: Çiğdem Aslantaş

Bünyesinde beş farklı yapı bulunduran Estonya Sanat Müzesi, Estonya’nın başkenti olan Tallinn’de; Kumu Sanat Müzesi adıyla tanınan ana binası ise Kadriorg Sarayı’nın bahçesinde yer alıyor. Yapının 1921 yılından itibaren sarayın hizmetine geçmesiyle koleksiyonu, geçici mekanlarda sergilenmeye başlanmış. Yapı, Sovyet işgali döneminde harap hale gelmiş ancak Estonya’nın bağımsızlığının ardından, 1991’de yeniden tadilatına başlanmış. 60.000 parçadan oluşan Estonya sanatı koleksiyonunu sergileme ve koruma ihtiyacını karşılamak için 1993-1994 yıllarında düzenlenen uluslararası mimarlık yarışmasını, Finli mimar Pekka Vapaavuori’nin “Circulos” isimli projesinin kazanmasının ardından da 2002’de inşaatı başlamış. Circulos isminin, yapıya dair biçimsel bir ipucu vermesinin yanında, çok daha derin bir anlamı var: zamansızlık vurgusu. Mimar, kavisli formu karşı konulamaz bir güç olan sonsuzlukla ilişkilendiriyor ve çemberi, “enerjiyi toplayan ve saçan” bir biçime büründürüyor. Böylelikle, müze yapısı oldukça dengeli bir dış form ve iç tasarıma sahip olurken aynı zamanda bir gövde gösterisine sahne oluyor; bulunduğu coğrafya için birçok sembolik anlamı taşımaya başlıyor. Bunlardan ilki ve belki de en değerlisi, Estonya'nın kendi sanat müzesine sahip olma hayalinin vücut bulmuş hali olması. Bir anlamda Estonya’nın kendi tarihinde geçirmiş olduğu badirelere rağmen varoluşunu temsil eder niteliği mimarlığın, işlevin ötesine geçip toplulukların umut, başarı gibi duygularının temsili haline gelmesinin iyi bir örneği.

25.000 m2’lik müze, ikisi zemin altında bulunan yedi kata ve bina boyunca yukarı doğru uzanan atriyuma sahip. Estonya Sanat Müzesi koleksiyonunun 60.000 parçasının büyük bir kısmının saklandığı depolama alanları, binanın zemin altı katlarında bulunuyor. Depolar ve teknik katlar yerin iki kat altına yerleştirilirken sanat eserleri, zemin üzerindeki üç katta, her birinde bine yakını yer alacak şekilde sergileniyor. Geniş açıklıklı atriyum ise dairesel formun en çok hissedildiği alan. Derin boşluk, yerel yapılarda karşılaşılan dolomit, ahşap ve bakır gibi malzemelerin birlikteliğiyle daha da dikkat çekici hale gelerek sergileme alanlarına görkemli bir girizgah yapıyor. Yapının, teknik açıdan incelendiğinde tüm modern müze binalarında ihtiyaç duyulan durumları karşıladığı, özellikle sanat eserlerinin muhafazası ve sergilenmesi için ideal iklim şartlarının ve iyi ön koşulların müzenin çeşitli birimlerinin işlevleri için yaratılmış olduğu görülüyor. Kumu, içeri davet eden etkileyici yerleşkenin ardından, aynı etkileyicilikte bir girişle karşılıyor ziyaretçileri. Dramatik yeşil dış cephe kaplamaları, geniş camlar ve yatayda uzayıp giden perspektif etkisi form ile fazlaca vurgulanırken ziyaretçide her açıdan iç mekanı keşfetme merakı uyandırıyor. Yapının içine girildiğinde ise bu yeşil, soğuk ve dramatik etki yerini, dolomit taşlarının beklenmedik sıcaklığına bırakıyor. Biçimi gereği ince şekilde kıvrılan yapı, dikeyde oldukça yükselirken yatayda ara geçiş alanları ve aydınlatmalarla dengeleniyor. Göz bu sayede, uzayıp giden formda kaybolmuyor ve yatay, düz birimlerle sergi alanlarının işaret edildiğini algılayabiliyor.

Orta alandaki geniş atriyumda karşılama bankoları, müze kafe, müze dükkan, eğitim alanları, multimedya kütüphanesi, tuvaletler ve vestiyerler yer alıyor. Alanda siyaha boyanan kolonlar, zeminde kullanılan epoksi ve duvarda kullanılan sıcak ahşap, yapı içindeki sıcak-soğuk dengesini oldukça başarılı şekilde ayarlıyor. Ahşabın sıcaklığındaki yakınlık ile zeminin soğuk epoksi hissi ve yüksek açıklıkların bir aradalığı mesafeli bir samimiyet hissi doğuruyor. Alanın belki de en vurucu noktası ise Villu Jaanisoo tarafından tasarlanan, lastiklerden yapılmış oturma birimleri. Tasarım yerleştirildiği alanı, ziyaretçilerin zaman geçirmek isteyebileceği bir cazibe noktasına çeviriyor.

İlk sergi katına çıkış, başka bir zamana geçişi vurgulamak istercesine doğru malzemelerden ve özenle yapılmış. İki taraflı kıvrılan geçiş alanı, kırmızı ve sarı rengin güçlü iletişiminden yararlanırken zemindeki koyu renkli ahşap döşeme ve üzerine vuran loş aydınlatmalar ile de zaman tünelini andırıyor. Burayı geçtikten sonra varılan sergileme alanında, Estonya’da 18. yüzyıl başından 1944 yılına dek üretilmiş sanat eserlerine yer veriliyor. İkinci sergi katında, Sovyet Dönemi’nden 1991’deki bağımsızlığa kadarki sanat eserleri, kalıcı sergi biçiminde sergileniyor. Yapının formundan kaynaklanan yaratıcı boşluklar, oldukça dramatik sergileme alanları olarak değerlendirilmiş. Üçgen bölüm de bunlardan biri. Gerek alan kullanımı gerekse heykellerin etkileyiciliği nedeniyle bu alanda ziyaretçi kendini zamanda kaybolmuş gibi hissediyor. Cam kaidelerin üzerinde sergilenen büstler, zemin aydınlatmaları sayesinde birden hayalet heykellere dönüşüyorlar. Havada asılıymış gibi duran oldukça gerçekçi bu heykeller, tuhaf bir gözetlenme hissi uyandırıyor. Etkileyici bir diğer sergileme kurgusu da var olduğu dönemin gerçekliği karşısında farklı gerçeklikler yaratmayı başarabilen heykeltıraş Anu Poder’in eserlerinin yer aldığı “Be Fragile! Be Brave!” sergisinin bulunduğu alan. Estonya’nın en özgün 20. yüzyıl heykeltıraşlarından olduğu, tüm işlerindeki ters köşe yorumlamalarda görülebiliyor. Poder yeteneğini, özellikle gündelik hayatın içindeki heykelsi formların fiziksel ve zihinsel deneyimlenmelerini ifade etmek için kullanıyor, işleri de bu nedenle oldukça göz alıcı.

“CONDUCTORS OF COLORS”
Kumu’da tanımlanmış birçok alanda değişken sergiler görülebiliyor. “Conductors of Colors”, bu alanların ziyaretçi tarafından en çok bağ kurulabilenlerinden. Özellikle Estonya’nın geçmişini bilen ziyaretçiler için bu tematik alan oldukça önemli. Bağımsızlığın savaş ve silahla kazanılması sanrısının aksine Estonyalılar, bağımsızlık isteklerini ilk kez 1998 Mart’ında Tallinn’de, şarkı festivali alanında toplanıp ulusal şarkı ve ilahilerini söyleyerek ilan etmişler. Dünya tarihine, “Şarkı Devrimi” olarak geçen bu barışçıl ayaklanma örneğinde söylenen ilk şarkıdan beri müzik, Estonya tarihinde ve kültüründe oldukça önemli bir yere sahip. Müzenin bu alanında da müzik başka bir biçimde sunuluyor. Serginin manifestosunda şöyle tarifleniyor bu önem:

“...Bir Estonya deyişi gibi, eğer bir kuş kendi sesine sahipse, peki ya sanatçı? 'Şarkı söyleyen insanların' topluluğunda ressamın rolü nedir? Bu sergi Vanemuiene’nin altın kannelinin [Estonyalıların el ve yayla çalınabilen, telli çalgısı] kadim gıcırtısından modern kafe takırtısına ve Jazz çağının soyutlamasına dek müzik ve sesin Estonya’da modern görsel kültürünü nasıl değişime uğrattığını gün yüzüne çıkaran soruları keşfediyor… Renk, ressamın deposunda tuttuğu etkileyici bir araçken aynı şekilde bir besteci de hislerini ve duygularını müzik melodilerinde ifade eder. Estonya gibi müziğin kültürün önemli bir parçası haline geldiği toplumlarda ise resim sanatıyla müziğin iç içe geçmesi kaçınılmaz oluyor.”

Bu alandaki sergi, bünyesinde barındırdığı koleksiyon kadar sergileme kurgusu ile de ziyaretçide oldukça yoğun, odaklanmış bir hal yaratıyor. Mekanlar arasındaki geçişlerde kullanılan sıradışı, çarpıcı renk tonları ziyaretçiyi alana bağlarken içinde sergilenen eserlerin temasını doğrudan hissettiriyor. İç içe geçen canlı, karşıt renkler; müzik ve rengin bir aradalığına çarpıcı bir arka plan oluşturuyor. Böylece bireyi, zaman ve mekandan kopararak “havada asılı” bırakıyor.

SONUÇ YERİNE
Mimaride ritim, birbirinin aynısı bağımsız birim dizilerinin tekrarlanmasıyla ya da oransal olarak değişkenlik gösterebilen ilişkilerle ortaya çıkar. Her birim kendi başına bağımsız olduğu kadar, belli bir düzen içinde diğer parçalarla bir araya gelerek bütünü oluşturur. Bu sayede bireyler, yer yer bağımsız birimleri de fark etmelerine rağmen genellikle ritimlerin oluşturduğu sürekliliği hisseder. Tüm bunların ışığında Kumu, gerek mimari olarak gerekse içinden doğduğu toplumun bir yansıması olarak farklı disiplinlerdeki ritim yaklaşımlarını akıllıca bir araya getiriyor. Kendi tarihi için oldukça önemli olan müzik ritimlerini, gözlemlenebilen mimari ritimlerden oluşan müze içerisinde oldukça karmaşık ama bir o kadar da sarmalayan bir kurguyla ziyaretçisine sunuyor. Kumu’da mimarlık, disiplinler arasında birleştirici ve iletişim kurdurucu bir role bürünüyor. Böylece, birbirinden farklı duyulara hitap eden farklı disiplinlerin kaynaştığı, sınırların kalktığı ya da şeffaflaştığı bir deneyim üretiliyor.

KAYNAKÇA

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: