Tasarım Yönetiminde Sekülerleşme Sorunsalı, Kamusal Alanlar ve İmamoğlu

KORHAN GÜMÜŞ

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yeni yönetiminin, Ekrem İmamoğlu ve ekibinin başta Taksim Meydanı olmak üzere, şehrin “problemli” kamusal alanlarıyla ilgili bir çalışma içinde oldukları belirtiliyor.

Benim aklıma takılan soru ise mimari tasarım yarışmasının tek başına ne kadar farklı bir tasarım yönetimi ve şehircilik deneyimi anlamına gelebileceği.

Uluslararası bir kentsel tasarım yarışmasının, her ne kadar açık ve çoklu bir performatif eylemsellik biçimi gibi gözükse de, kendi başına tasarım yönetimi anlayışında bir değişiklik getiremeyeceğini söyleyebilirim. Bunun için karşımızdaki yakın tarihli bir örneğe, Yenikapı Transfer Merkezi’ne bakmamız yeter. Şu anda karşımızda üzerinden on sene geçmiş ve uygulanmamış bir yarışma projesi var. Geldiğimiz noktada, yarışma programında bütün bölgeyi kapsayan proje, ortalıkta sahipsiz kalan bir “müze” olarak tanıtılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibi güncel durumla bir alakası kalmamış olan bu projeyi ne yapacak? Birbiriyle ilişkisiz bu kadar inşaat yapıldıktan sonra yeniden yarışma süreci mi başlatacak?

İstanbul’un dünyanın bütçesi harcansa da, hiçbir zaman tasarlanamayan Karaköy, Eminönü gibi meydanları için uluslararası kentsel tasarım yarışması açsanız ne değişir? Bu meydanlar yalnızca mimari tasarım fikirlerinden değil, her şeyden önce eylem odaklı, etkileşimli, ilişkisel bir yönetimsellik nosyonundan yoksunlar.

İşte bu yüzden, bu çalışmada, Yenikapı Transfer Merkezi’nde yapılmak istenen yalnızca bir uluslararası mimari tasarım yarışması değil, eksik olan eylem odaklı bu yönetimsellik fikrini, organını oluşturmaktı. Ancak yaşanan bu önemli deneyimin kırılma noktaları, sorunları mimarlık ortamında hala yeterince tartışılmış değil. Tıpkı AKM’nin güncellenmesi konusunda olduğu gibi, kamuoyu gerçekleri bilmiyor. Oysa Yenikapı’da, hem çok başarılı hem de berbat bir proje yönetim süreci var. Şehrin gelişme modeliyle ilgili kalıpları köklü bir şekilde yenileyebilecek, şehrin enerjisini tüketen merkeziyetçi yönetim pratiklerini dönüştürebilecek bu fırsat, yalnızca merkezi yönetimin ve belediyelerin tepeden inmeci müdahaleleriyle değil, aynı zamanda daha önce de alana hakim olmuş, imtiyazcı ilişkiler içinde kapasiteler oluşturmuş toplulukların işbirliğiyle ortadan kaldırıldı, imha edildi. Şehir açısından hayati önemdeki bu deneyim hem çok iyi hem de kötü yönetildi. Hem şehrin ayağına bir fırsat geldi, göz kamaştırıcı bir durum ortaya çıktı hem de bu fırsat kaybedildi.

TAKSİM MEYDANI’NI DEĞİL TASARIM YÖNETİMİNİ ULUSLARARASI YARIŞMAYA AÇMAK GEREKİR   Mimarlığı fiziksel mekan düzenleme uğraşı olarak gören neoklasik kanonlar dışında eylem odaklı, etkileşimli, ilişkisel bir yönetimsellik deneyimine ihtiyaç bulunduğunu söyleyebilirim. Kentsel tasarımdan önce süreci yönetecek bir kamusal yapı, organlaşma önemli. Geçmişte olduğu gibi kamu kaynaklarını kullanarak farklı bir siyasal tercihe sahip yeni bir yönetimin iktidarda olduğunu gösterebilirsiniz. Ama bu radikal bir değişiklik anlamına gelmez. Bu Topçu Kışlası’nı yıkmak ya da yeniden inşa etmek gibi bir müdahale olabilir. Bu tür bir mimari müdahale, yarışma sonucu da olsa, kamusal alan anlayışına bir farklılık getirmez.

Diğer taraftan, şehrin bu önemli simgesel mekanında, herhangi bir büyük fiziki değişiklik getirilmeden, hemen yapılabilecek iyileştirmeler de olabilir. Örneğin meydanla ilişkili olan Gezi’nin, bu devasa yeşil alanın başlangıçta öngörüldüğü gibi, bütünlüğünü sağlamak. 19. yüzyılda şekillenen Beyoğlu ile 20. yüzyılda gelişen Şişli semtleri arasında şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bu kamusal alanı canlandırmak. Bunun için çitleri kaldırmak yeterli. Kültür mirası olan tahrip edilmiş balüstradları, basamakları, yer kaplamalarını onarmak. Bugün tanımsız bir betona dönüşen Cumhuriyet Caddesi arayüzünü yeniden ele almak. Kültürel peyzajın bir unsuru olan kentsel morfolojiyi yeniden tesis etmek. Bunlar, kısa vadede hemen yapılabilecek şeyler.

Ancak şehrin kamusal alanları için gerçekten farklı bir deneyime ihtiyaç olduğu açık. Bu nedenle bir mekan olarak Taksim Meydanı’nı değil, süreci yönetecek, eylem odaklı yönetim organlaşmasını geliştirecek, şartnameyi hazırlayacak işlevi -yani tasarım yönetimini- uluslararası bir yarışmaya açmak yerinde olacaktır. Burada “yarışma” kavramını düz anlamıyla değil, çağrışımsal anlamıyla, kurumsal bürokratik yapıyla örtüşmeyen, onunla türdeş olmayan, ayrı bir simgesel düzeyi tanımlamak için kullandığımı bilmiyorum söylememe gerek var mı? Bu ilişki kültür yönetimi ile sanat etkinliği arasındaki ilişkiye benzetilebilir. Büyükşehir Belediyesi’nin yalıtılmış işlevlerden oluşan kurumsal yapısının böyle bir önemli şehircilik deneyimini, bu süreci yönetme kapasitesinin olmadığını söyleyebilirim. Yetersiz veya deneyimsiz olması anlamında değil, kurumsal yapısı nedeniyle. Tasarım bunlardan özerk bir şekilde, parçalara ayrılmış, yalıtılmış işlevleri bir araya getirme, ilişkilendirme deneyimidir.

Kestirmeden söylersem, yaratıcı süreçler narin ve kırılgan uğraşlardır. Bu nedenle siyasal yapılarla, kurumsal bürokrasilerle doğaları gereği farklı türden yönetimsellik biçimleri gerektirirler.

ANONİM KALIPLAR İÇİNE DAYATILAN ÖZNELLİKLER GİZLENİR
Tasarım uğraşınının öznelliği ile kamusal nitelik arasında bir çelişki olduğunu düşünenler olabilir. Oysa kamusal nitelik tam da öznellikleri, öznelliklerini kaybetmeden ve anonim kalıplar altında gizlemeden kamusal alana taşıma işlevidir. Taksim Meydanı yalnızca devlet içindeki sembolik iktidar sınıflarının çatıştığı bir alan değil, aynı zamanda Yenikapı ve AKM örneklerinde olduğu gibi bu imtiyazcı toplulukların anonim kalıpları ile öznelliklere açık bir kamusal alan fikrinin çatıştığı bir alan olarak görülebilir. Tasarımın kolayca görülmeyen, çoğu zaman da ideolojik kalıplar altında ezilen bu kritik işlevi hakkında bir örnek vermek istiyorum: “Inscrire”, kendi imkanlarıyla dünyadaki kırktan fazla meydandaki metro istasyonunda, parkta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni duvarlara, yerlere kazıyarak yerleştiren bir sanat kuruluşu. Bu kuruluşun başındaki Philip Nothomb’la, beyannamenin ilk imzacılarından biri olan Türkiye tarafından kabul edilişinin ellinci yılında (1999), o tarihte henüz yeni yapılmakta olan Taksim metro istasyonunu temalı bir mekana dönüştürme fikriyle Büyükşehir Belediyesi’ni ziyarete gittik. Bize göre Taksim bu açıdan ideal bir mekandı.

Başlangıçta normal bir görüşme gibi sakin bir havada başlayan ziyaretimizin atmosferi birden değişti. Büyükşehir Belediyesi’nden, üstelik yanımızda konuya sıcak bakan AKP’li bir milletvekili olmasına rağmen, tuhaf hakaretler yiyerek kaçar gibi uzaklaşmak zorunda kaldık. Ziyaretimiz tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Bir dayak yemediğimiz kaldı. Muhatabımız, o zamanki başkan yardımcısı, “Taksim” ve “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” gibi sözcükleri yan yana duyunca, nedenini o zaman anlayamadığım şekilde bir saldırgana dönüşmüştü.

Kızgınlığım geçtikten sonra, bu tepkinin nedenlerini anlamaya çalıştım. Amacımız (proje sahibinin amacı) bu travmatik hafızayı kurcalamak değildi. Büyükşehir yönetiminin bir darbe riskiyle kurcalanmasından hoşlanmadığı bir alanda, Taksim’de yangına benzin dökmek değildi. Tam tersine, bu girişim yönetimsellik ile öznel tasarım fikrinin seküler bir ilişki içinde olabileceğini gösteriyordu. Temsil kendi başına problemli bir konu. Temsilin simgesel düzeni, varlığı, göndermeleri, ilişkileri gerçeklik ile aramızda kışkırtıcı bir yarık açar.

Kimi zaman da bu yarığı gizler, üstünü kapatır. Hayali mevcudiyetinin, idrak edilebilirliğin koşullarına daha baştan teslim olur. Bu ikisi arasındaki farkı görmek, bilme eylemi işaretsizleştirilenlerin, izleri silinenlerin yokluğunda gerçekleştiği için alternatifler ortaya konmadığı sürece, neredeyse imkansızdır. Bu imkansızlığın bir göstergesi, yoklukların hayaletsi varlıklarının sürekli temsil sahnesine musallat olmasıdır.

Taksim’deki Topçu Kışlası’nın, onun yokluk halindeki izinin, belki hayaletsi mevcudiyetinin kabul edilmesi gerekir. Taksim dediğimiz zaman örneğin bütün bu hayaletsi varlıkları geri çağırmanın, bir sağaltma işlevi olacağını düşünüyorum. Nereden başlanabilir? 31 Mart Vakası’nda, hiçbir şeyden haberleri olmadığı halde ötekileştirilen ve diziler halinde kurşuna dizilen genç askerleri… Kanlı Pazar’da yaşanan saldırıda ölen, yaralanan gençleri… 1 Mayıs 1977’de katledilen insanları… Bunu yapmadığımız sürece bu hayaletler sürekli bir bedene kavuşma-bürünme çabası ve çatışması içinde olacaklardır.

YENİKAPI TRANSFER MERKEZİ PROJESİNİN YÖNETİMİNDE GÖZ KAMAŞTIRICI BAŞARI VE FİYASKO
Bernard Stiegler’in işaret ettiği gibi, bilgi hem dertlere deva olabilir hem de işaretsizleştirebilir, zehirleyebilir.1 Bu yüzden tasarım süreci önemli bir çift değerliliğe sahiptir.

Bu çift değerliliğe verebileceğim diğer örnek tahmin ediyorum Yenikapı Transfer Merkezi Kentsel Tasarım Projesi. Bu proje bugüne kadar her iki yönde gelişmelere sahne oldu. Başlangıçta Marmaray ana istasyonu ile şehrin metro ağının iki güzergahının buluştuğu merkez istasyonu arasında hiçbir ilişki yoktu. Bir protokolle mimari tasarım işini alan mimari proje ekibi burada, şehrin tarihini değiştirdiği söylenen arkeolojik alan üzerinde 42.000 m2’lik bir alışveriş merkezinin yapımını öngörüyordu. Bu Büyükşehir Belediyesi’nin talebiydi. 2007 yılında gelişmeler başka yönde oldu. Tarafların, başta Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ikna edilmesi ve ilgili kamuoyunun toplantılarla bilgilendirilmesi sonucunda şehrin yeni transfer merkezi için yeni bir program geliştirilmesine karar verildi. Aynı zamanda konu UNESCO Miras Komitesi’ne taşındı, yapılan toplantılarla Tarihi Yarımada Alan Yönetimi Planı’nın burada bir mikro-bölgeleme çalışması ile bir uygulama deneyimine kavuşturulması hedeflendi. Ayrıca Paris, Lille, Brüksel ve İstanbul’da açılan sergilerle, yayınlarla arkeolojik alandaki keşiflerin tanıtımı yapıldı. XXI’in sayısında yazdığım gibi program geliştirme ve iki aşamalı uluslararası mimari tasarım yarışması gönüllü bir ekip tarafından başarıyla yürütüldü. Peki sonra ne oldu? Yarışma süreci bitme aşamasındayken program, seçici kurul, birinci aşamayı geçen yarışmacılar değiştirildi! Yeni seçici kurulun nasıl bir uğraşla programın ve yarışmanın gerçekleştirildiğinden haberi yoktu.

Yenikapı dolgu alanı; fotoğraf: Doğukan Bilgin

TEPEBAŞI MEYDANI İÇİN ÖZERK GİRİŞİMİN BAŞARISI VE BAŞARISIZLIĞI 
2002 yılında terk edilmiş vaziyette bulunan eski TÜYAP Sergi Merkezi’ni ve günümüzde de otopark olarak kullanılan meydanı, şehrin ilk modern belediyesinin, 6. Daire’nin gerçekleştirdiği kamusal alanı yeniden şehrin kamusal hayatına kazandırmak için bir özerk girişim oluşturuldu. Bu girişim, herhangi bir inşai faaliyete yol açmadan, buradaki mekanların küçük müdahaleler ile yeniden değerlendirilmesini hedefliyordu. Örneğin meydandaki otopark hemen kaldırılabilir, alan ve mekanlar çevresindeki şehrin sanat kuruluşlarının desteğiyle yeniden değerlendirilebilirdi. Kültür ve sanat kuruluşlarından ve mimarlardan oluşan bir komite oluşturuldu. Büyükşehir Belediyesi ile toplantılar yapıldı. Bu komitenin yönlendirmesiyle, tanınmış bir mimarlık ofisi taşıyıcı kuruluş olmayı kabul etti. Dönemin Büyükşehir Belediyesi yönetimi bu gelişmeler olurken farklı bir özne, büyük bir sermaye kuruluşunu ve Frank Gehry isimli mimarı devreye soktu. Proje ortak girişim yapısını ve ruhunu kaybedince, proje için kaynak temin edilmesine rağmen başarısız oldu ve sonuçsuz kaldı.

Bu örneklerde görüldüğü gibi yönetimsellik iki yönde de gelişebilir. Tasarım kamusal gücü kullanır. Kullanırken iki yönde eylemselliklere yol açabilir. Kamusal alan temsillerinin hangi süreçlerle bir müdahaleyi dönüşeceği üzerine kurulur. Sekülerleşmemiş kamu düzenlerinde kamu ile özel birbirine karışır. Anonim kalıplar içinde gizli öznellikler yer alır, kamu alanı ile bir topluluğun, bir grubun hatta bir kişinin tahayyülleri örtüşüyormuş gibi gözükür.

Bu, şu demek değildir, kamusal alan öznelliklere kapalı olsun; tasarımlar, temsiller ortalıkta kalsın. Hayır, böyle anlayanlar olabilir ama kast ettiğim bu değil. Kamu alanındaki temsillerle, özneler türdeş değildir. Bu çift değerlilik, sekülerleşme meselesiyle yakından ilişkilidir. Kamusal alandaki tasarımın temel meselesi sekülerleşmedir. Sekülerlik “olması iyi olur” bir norm ya da koşul değildir. Temsili kurumların yönetimselliği ile yaratıcı işlevler arasındaki ilişkilerin kamusal nitelik kazanmasıdır. Temsilin “deva” mı, yoksa “zehir” mi olacağını belirleyen de bu ilişki biçimidir.

NOTLAR
1 “Antroposenden Çıkmak”, Bernard Stiegler, Cogito Sayı 93 Bahar 2019, Yapı Kredi Yayınları, sayfa 199

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: