Sanat ve Mimarlık Arasında

ASLI ÇİCEK

Maniera mimarlık, tasarım ve sanat disiplinleri arasındaki sınırları belirsizleştiren mimar ve sanatçılarla çalışarak yeni tasarım dillerini, farklı bir aradalıkları keşfeden bir galeri. Aslı Çiçek, Maniera’nın kurucuları Amaryllis Jacobs ve Kwinten Lavigne ile galerinin yolculuğunu, koleksiyonlarını ve süreç yönetimini konuştu.

Aslı Çiçek: Maniera, mimar ve tasarımcıları mobilya tasarımıyla görevlendiriyor. Bu fikir nasıl ortaya çıktı? Sonunda sizi Maniera’yı kurmaya getiren kişisel öykülerinizden bahseder misiniz biraz?
Amaryllis Jacobs: Birbirinden oldukça farklı geçmişlerimiz var, Maniera’nın iyi işlemesinin sebebi de bu. Uzunca bir zaman Brüksel’deki çeşitli kültür kurumlarında çalıştım. Bunlardan en uzunu da sekiz senelik, Güzel Sanatlar Merkezi BOZAR deneyimiydi ki mimarlığı burada keşfettim. Müzikle derin bağları olan ve mimarlıkla ilgili hiçbir fikri olmayan bir aileden geliyorum. BOZAR’da da müzik programının iletişim bölümüne asistan olarak başladım, ardından başına geçtim. Ama BOZAR’da olmak, orada temsil edilen her türlü sanat dalına dair ufkumu genişletti. Ve Paul Dujardin kurumun müdürü olduğunda beni de tüm disiplinleri içeren yeni eğitim bölümünün başına getirdi. Brüksel’deki Art Basics for Children ile de birlikte çalışmıştık. Çocukları sanatla ama daha da ötesi, mimari ve tasarımla tanıştırıyorlar. Bu işbirliği ve BOZAR’ın mimarlık bölümü programı benim ilgili mimarları keşfetmeme, onlarla tanışmama, gözlerimin açılmasına ve birdenbire mimarlığın benim için her şey olmasına sebep oldu! Modern sanat ile ilgilenen ve pek çok mimar tanıyan Kwinten ile de o sıralarda tanıştım. Bu karşılaşmalar sayesinde mimariye aşık oldum, farklı yaklaşımları olan mimarların işlerine derin bir ilgi duymaya ve görsel sanatlarla yakın bir ilişki kurmaya başladım.

Kendi başıma bir şeyler yapmaya karar verdiğimde, benim yeni girdiğim bu yolda önemli biri olduğunu düşündüğüm Kwinten ile çalışmak istedim. Sanatçı geçmişi vardı; ben koordinasyon ve iletişim alanında deneyim kazanırken o da uzun yıllar sanat prodüksiyonunda çalışmıştı. İkimizin bir arada güçlü bir iletişim ağımız vardı. Yeni bir şey denemeye karar verdik. Mimarlık ve sanatı bir araya getirelim, prodüksiyon ve iletişimi de işin içine katalım istedik.

filip dujardin

Kwinten Lavigne: Biz mimarlık ve sanat üzerine çalışabilmek için iyi bir format ararken, Maniera fikri kök saldı. Kısa bir süre için bir mimarlık merkezi kurma fikrimiz oldu ancak sanat kurumlarında geçen onca yıldan sonra Amaryllis, kamu fonlarının ve kurumlarının peşinde koşmaktan yılmıştı. Tamamen bağımsız olmak istiyorduk, bu da galeri fikrini doğurdu.

AJ: Öncelikle bir mimarlık galerisi olarak düşündük ama bu, maket ve çizim gibi şeylerin satışını zorunlu kılıyordu. Sonra fark ettik ki mimarlık müzeleri doğrudan mimarla iletişime geçiyor ve ürünlerini satın alıyor. Belçika’da pek çok sanat koleksiyoncusu var ama mimarlık koleksiyoncusu çok az.

KL: Galerinin kavramsal altyapısını oluştururken şunu da fark ettik: en iyi tasarım nesneleri mimarlar tarafından yapılmış.

AJ: Öte yandan ben ve -benden uzun zaman öncesinden beri- Kwinten mimarlık, sanat ve tasarım arasındaki ilişkilerle oynayan sanatçıların işlerine ilgi duyuyorduk. Çoğu önemli sanatçı, işlevsel nesneler yaratmıştı. Donald Judd’un mobilyası, Rachel Whiteread’in sedirleri, Franz West’in koltukları, Ellsworth Kelly’nin paravanları, Yves Klein’in mavi masası, Rosemarie Trockel’ın duvar kağıtları… Şu anda bile pek çok sanatçı, işlerinde mimari ve tasarıma referans veriyor ya da onları ortam olarak kullanıyorlar. Heykel ve nesne arasındaki ince çizgiyle, işlevsel olanla flört ediyorlar.

KL: Ghent Güzel Sanatlar Akademisi’nde (şimdiki adıyla KASK) yerleştirme sanatı ve tiyatro sahne konseptleri üzerine çalışmış olduğum için bir hikayesi olan şeylerle, gündelik nesnelerle ilgilenirdim. O zamanlar, bir hikaye anlatabilen bir dolaba sahip olmayı çok büyüleyici bulurdum. Mobilya olabilecek ya da kendisinin ne olduğuna dair sorular sorduran nesneler yaptım.

AJ: Öte yandan, mimar için de sanatçının yaklaşımı tahrik edici. Onlar için ilham kaynağı sıklıkla sanatta, beklenmedik bir imgede ve nesnede bulunur. Biz de özellikle bu tip mimar ve sanatçılarla, mimarlık ve sanat arasındaki sınırlarla flört edenlerle ilgileniyoruz. Neredeyse cinsel bir çekim var disiplinlerin arasında. Çok kuvvetli bir şekilde etkiliyorlar birbirlerini.

KL: Bahsettiğimiz mimar ve sanatçıların işleri, nesnelere karşı güçlü çekim hissi ve şeyleri üretme ve sunmadaki kuvvetli tutkuları, Maniera’ya başlarken bize ilham verdi. Görsel sanatlarla yakın ilişkisi olan mimarlarla mimari ve tasarımdan etkilendiği belli olan sanatçıları davet ettik. Bu ikinci grup öyle bir şeyi daha önce yapmadıkları için onları tasarım aşamasında yönlendirdik; eserleri üretmeleri, sergilemeleri ve sınırlı sayıda üretimleri satmalarına yardım ettik.

AÇ: Kiminle çalışacağınıza nasıl karar veriyorsunuz? Belirli “küratöryel” ilkeleriniz var mı?
KL: Biraz içgüdüler aracılığıyla oluyor… Ama elbette kendi disiplinleri içinde, forma ulaşırken bir dizi ilke tanımlamış olan profesyonellerle çalışıyoruz. İşlerine yaklaşımlarına dair formülleri var. Örneğin Anne Holtrop, Hans Arp’ın biçimsel dilini kullanırken Office Kersten Geers David Van Severen, fikrin matematiksel ifadesine aşık. Birlikte çalıştığımız insanların işlerini nasıl tanımladıkları çok etkiliyor bizi en başta. Kimi zaman bir yapı olabiliyor bu, kimi zaman sadece bir köşe ya da 6A Architects örneğindeki gibi bir detay. Orada biz, Raven Row Galeri için yaptıkları bir kapı tutacağına vurulmuştuk.

AJ: 6a Architects ile çalışmamızın bir diğer sebebi ise kitaplarıydı. Never Modern isimli kitap, işlerinde anlatı, tarih, yaklaşım ve zanaatın rolüyle ilgiliydi. İlk başlangıcımızın belli bir düzeyde olması gerektiğinin farkındaydık ayrıca. Maceracı tasarım koleksiyoncularına pek sık rastlanmayan Belçika’da Maniera’yı mimarlarımız ve sanatçılarımıza verdiğimiz sınırsız yetkiyle kurmanın riskli olabileceğini fark ettik. Ve sonuç olarak halihazırda uluslararası tanınmışlığı olan insanlarla çalışmaya karar verdik. Böylece risk, hesaplanmış bir risk haline geldi.

AÇ: Tanınmışlığın bu yönüyle mi ilgileniyorsunuz daha çok?
AJ: Çalıştığımız insanların net bir “Maniera”sı (yolu) olduğunu söylemeyi tercih ederim. İsim de buradan geliyor bu arada. Güçlü bir biçimsel dil konuşuyorlar ve hepsi kavramsal düşünmede harika. Yöntemleri tanımlı olduğu için, nesnelere dönüşmüş olmasa bile, başlangıç için yeterli temelleri var. İlk eserlerimiz, yakın arkadaşlarımız olan Kersten Geers ve David van Severen tarafından tasarlanmıştı. Çok iyi işlerdi ve hak ettikleri ilgiyi görmüşlerdi. Ama onları ilk davet ettiğimizde çekindiler çünkü deneyimimiz, hatta sergi mekanımız bile yoktu. Sergiyi kendi evimizde yapacaktık. Sonunda, bir karşı tarafın da olması şartıyla ikna oldular. Fikir ikiye katlamaktı: başka bir ekip daha davet etmek. Ben Anne Holtrop önerisiyle geldim, Z33’teki Trail House’unu görmüş ve çok etkilenmiştim. İşleri aynı zamanda, Office’in yaptığının tam tersiydi. Ama iki pratik arasında bir bağ da vardı, her ikisi de fotoğrafçı Bas Princen ile çalışıyorlardı. Office, Bas’tan serginin küratörlüğünü yapmasını istedi. Bas, endüstriyel tasarım eğitimi almıştı ve uygulama yapmasa da nesne dünyası ile ilgili eğitim almış tek insandı. Bu ilk deneme, sonraki sergiler için de örnek teşkil etti: Tüm ikili sergiler karşıt ya da paralel pratikler olarak kurgulandı.

AÇ: Maniera’ya başlamadan önce birlikte çalışmak istediğiniz belli pratikler var mıydı?
AJ: Ben her zaman Bijoy Jain’in Studio Mumbai’si ile çalışmak istemiştim. Zanaatı öne çıkaran harika işler yaptıkları ve çokça mobilya ürettikleri için anlaşılabilir bir istek. Onu, katıldığımız mükemmel bir konferansa istinaden Architecten De Vylder Vinck Taillieu ile eşleştirdik. Belçikalı ekibin, işlerinde de çok önemli rolü olan çizimlerinden çok etkilenmiştik. Ayrıca Jan de Vylder, yaklaşık 20 dakika boyunca kendi duvar ustalarından ve duvarcılığın öneminden, zanaatkarların kendi projelerindeki yeri doldurulamaz katkılarından bahsetmişti. Bu da bizi, Architecten De Vylder Vinck Taillieu’nün mobilyaları ile Bijoy Jain’in nesnelerini bir araya getirmenin harika bir sergi oluşturacağına ikna etti.

AÇ: Farklı mimar ve sanatçılara yarattıkları için sınırsız yetki verdiğiniz on edisyon yaptınız. Üretim sürecini nasıl kontrol ediyorsunuz?
KL: Belli olan tek koşul, sabit üretim bütçesi. Mobilya serisi ya da bir nesneler ailesi, hepsi aynı bütçe ile üretilmek zorunda. Bazıları bütçeyi genişletmek istiyor ama o, onların kararına kalıyor. Şunu da söylemem gerekir bizim “sınırsız yetki” görevlendirmemiz de eviriliyor. Şimdi daha çok deneyimimiz var ve pazarı daha iyi tanıyoruz. O yüzden mimar ve sanatçılarımızı daha fazla yönlendiriyoruz. Bizim için hala gelişmekte olan bir iş bu. Giderek, Maniera’nın ne olduğu, nasıl geliştiği daha da netleşiyor. Ama hala çok fazla şey öğreniyoruz.

AÇ: Bu deneysel süreç sadece üretimde değil, içerikte de görünüyor. Sanırım en net olan da onuncu edisyonda; sanatçı Valérie Mannaerts’in Arbalette’sinde. Sadece üç işi vardı ama içlerinden birisi, deyim yerindeyse giyilebilir bir çizim olan kimonoyu bir mobilya olarak görmek büyük anlam çıkarma becerisi istiyordu. Bu şekilde anlayabilmek için onun hikayesini takip edebilmek zorundasınız ve bu da bana Maniera’nın bir niyetin nasıl sonuçlanabileceğini asla kestiremediğini düşündürüyor.
AJ: Kesinlikle ama bizi büyüleyen tam da bu. Bu işi yapmak istememizin sebebi de bu. Bilinmeyenin büyüsü ve hayranlık duyduğumuz insanlarla tanışmak. Onlarla birlikte projelere girişiyoruz ve bu, kimi zaman oldukça uzun bir süreç. Deney yapmayı seven meraklı insanlarız biz ama daha önce de söylediğim gibi, bu hesaplanmış bir risk. Halihazırda ilginç işler üreten insanları seçiyoruz ve onlara olağan pratiklerinin ötesinde bir gezinti öneriyoruz. Ama onların üretimlerini zaten çok iyi bildiğimizden, deneyin sonucunun heyecan verici olacağına inanıyoruz her zaman. Öğrendiğimiz en önemli ve mantıklı şey, çok fazla eser sergilemememiz gerektiği. Mimarlarımız ve sanatçılarımızla birlikte, en iyi önerileri seçmek ve onları en iyi ustalarla üretmek zorundayız.

AÇ: Sizin pozisyonunuz Londra’daki David Gill ya da Paris’teki Galerie Kreo gibi tasarım sanat galerilerinden de ayrışıyor. Kimlerden iş ısmarlandığını biliyorsanız bu galerilerdeki sergiler oldukça tahmin edilebilir oluyor.
AJ: Bence yaptığımız her sergi bir diğerinden farklı. Koleksiyonumuz oldukça eklektik ve sergilerimiz de hiç bir şekilde tahmin edilemez. Bazı nesnelerimiz çok işlevsel, ne olduğu belli tasarım nesneleri. Diğerleri ise mimarlık, sanat ve tasarım arasında kasti ayrışmalarla tanımlıyor. Şunu söylemeliyim, bu iki tür de ilgimizi çekiyor ama disiplinlerin arasındaki ince çizgiyi, buradaki dengeyi seviyoruz.

KL: En azından bizim için tahmin edilebilir olmuyor. Kimileri belli insanlarla belli işler yaptığımızı düşünebilir. Hepsi bir şekilde birbiriyle bağlantılı; uzun zamandır tanıdığım Belçikalı sanatçı ve mimarlar aynı çalışma ortamından, arkadaşları ve çevreleri ortak. Mimarlar, aynı nesilde olduğumuz uluslararası meslektaşlarıyla sürekli iletişim içindeler. Aynı üniversitelerde eğitim almış, aynı bienallerde sergi düzenlemişler. Attığımız en belirsiz adım muhtemelen Bijoy Jain/Studio Mumbai idi. Çünkü birbirlerinden çok ayrıydılar ve aralarında doğrudan bir bağlantı yoktu. Ama muhteşem bir işbirliği oldu.

AÇ: Daha genç ve az tanınan mimar ve tasarımcılara da yönelecek misiniz? Daha az oturmuş pratiklerde daha fazla tahmin edilemezlik potansiyeli de var.
KL: Hayır. Şahsen potansiyel “yıldızları” bulmak ve onlarla çalışmak niyetinde olmadım. Tabi ki ilgimizi çeken ilginç insanlar var ama potansiyel bir pratikten çok, oturmuş bir ofisle çalışmamız daha yakın. Bu bizim ticari seçimimiz. Şu da var ki Amaryllis ve ben, davet edeceğimiz insanlarla ilgili her zaman aynı fikirde olmuyoruz.

AJ: Evet, seçim konusunda hararetli tartışmalar yapıyoruz. Kwinten sanatçı projelerine daha çok ilgili.

AÇ: Tüm Maniera eserlerini seviyor musunuz?
AJ: Kurnazca bir soru. Hepsine aşık olduğumu söyleyemem, favorilerim var.

KL: Ben tümünü seviyorum çünkü bir bağ kuruyorum onlarla.

AÇ: Bu, onları çoğu zaman kendiniz ürettiğiniz için mi, en azından prototipleri?
KL: Bazen, her zaman değil. Bazılarını ben yaptım, bazılarının üretimini takip ettim. Örneğin, Bijoy Jain/Studio Mumbai’de tüm eserleri, kendi atölyelerinde, kendi zanaatkarlarıyla birlikte yaptılar. Diğer pratiklerin, benim üretim için kullandığım ya da kendilerinin iletişime geçtikleri kendi bağlantıları, yüklenicileri var.

AÇ: Mimarlardan ziyade sanatçılarla birlikte daha yakından mı çalışıyorsunuz? Richard Venlet’nin şezlongunu ürettiğinizi hatırlıyorum.
KL: Birlikte çalıştığımız insanlara üretim asistanlığı teklif ediyoruz. Pek çok sanatçıyla işlerin üretimleri sırasında çalıştım. Bu ilk aşamada davet ettiğiniz insanlara bu deneyimi önerebiliyor olmak çok önemli. Mimarlar için de bunun bambaşka bir iş olduğunu biliyoruz. Sorumluluklarında olan diğer projelere kıyasla küçük bir ölçek olduğunu biliyoruz Maniera için proje üretmenin. O yüzden önerebildiğimiz yardım, üretim aşaması ya da takibi oluyor. Bazı ekipler bunu tercih ediyor, bazıları etmiyor.

AÇ: 10 edisyondan sonra, mimarların ve sanatçıların üretim yöntemlerinde tekrarlayan farklılıklar görüyor musunuz?
AJ: Çok bariz farklılıklar var. Son iki edisyonda, Valérie ve Sophie önceden daldılar işe. Birlikte çalıştığımız çoğu mimar son dakikada teslim ediyor. Sanatçılarda neredeyse bir lüksün tadını çıkarıyoruz çünkü kendilerini projelere daha devamlılıkla adıyorlar.

AÇ: Mimarlar işi bitirmesi için başkasına vermeye daha mı yatkınlar?
AJ: Hepsi değil. 6a’dan Tom Emerson ve Stephanie Macdonald ilk Dust Free Friends’i kendi kendilerine evde yapmışlardı. Bu çok tutarlı bir tercihti çünkü Enzo Mari’nin yeniden üretilebilir mobilyalarına dayanıyordu proje. Bijoy Jain de mimarlardan oluşan geniş ekibi ve marangozlarıyla oldukça yoğun bir ay boyunca farklı şeyler üretmeyi denedi. Hiç plan çizmedi. Küçük eserler üretti ve onları yavaş yavaş, tamamen tatmin oluncaya kadar dönüştürdü. Farklı olarak Anne Holtrop, taş nesnelerine eklenen ahşap panelleri kendi stüdyosunda ördü. Architecten De Vylder Vinck Taillieu de katkıda bulunanlar ve mimarlarla sıkı çalıştı sonlara doğru. Maniera için üretim yaptığı sırada, Venedik Bienali için de çalışıyordu stüdyosu. Belçika Pavyonu ve Maniera ürünleri, aynı sanatçı tarafından eşzamanlı üretildi. Bundan çok gurur duyuyoruz.

AÇ: Dışarıdan bakınca galeride her şey çok yolunda gidiyormuş gibi görünüyor ki bu büyük ihtimalle gerçeklere yönelik çok romantik bir bakış.
AJ: Elbette bazı projeler diğerlerinden daha başarılı. Ama burada iyi bir denge olduğu için şanslıyız. Kimi edisyonlar çok iyi işlerken kimileri öyle olmuyor. Bu arada, hangilerinin daha iyi çalıştığını bilmemiz, riskli olanları yapmak istemiyoruz anlamına gelmiyor. Sınırsız yetki ve deneysellik önemini her şeye rağmen koruyor. Ama elimizdeki verilere dayanarak, bu işi uzun zaman yapmak istediğimiz için dengeyi korumak zorundayız.

KL: Son zamanlarda “gerekli eylem” teorisine kafa yoruyorum. Eğer tavanınızdan bir taş düşerse, mümkün olduğu kadar bekler, sonunda kaçmak için vücudunuzu hareket ettirirsiniz. Bu eylem Maniera’da da gerçekleşiyor. Ama aynı zamanda ilginç bir makale okudum; sürekli plan yapan insanların sürekli stres altında olmaları nedeniyle erken ölmeye meyilli olmasıyla ilgili. Önceki deneyimlerime dayanarak her zaman bir çözüm bulunabileceğine dair bir güven geliştirdim. Sonuçta her zaman problemden çok çözüm vardır. Biz içgüdülerimize güveniyoruz ve davet ettiğimiz insanlara inanıyoruz. Kimi zaman kibarca yönlendiriyoruz ama bunu abartmamaya çalışıyoruz.

AÇ: Ama Maniera için seçimlerinizde, küratöryel bir söylem oluşturuyorsunuz, değil mi? İki kadın sanatçı tarafından yapılan 9. ve 10. edisyonların ne dedikleri hemen okunabiliyordu.
AJ: Bu, bizim yapabildiğimiz tek şey bir bakıma. Çalışmak için doğru pratikleri seçiyoruz. İki sanatçıyı, Valérie Mannaerts ve Sophie Nys’i aynı sergide bir araya getirme seçimi, diğer durumlar kadar doğrudan olmadı. Ama onlarla çalışmayı uzun zamandır düşünüyorduk ve paralel edisyonların hayranlık uyandıracağını gördük. Ama kararımız ikisinin de kadın sanatçı olmasından çıkmadı. Bu, işler arasındaki paralelliği gösterme potansiyelinin doğal bir sonucu olarak geldi.

AÇ: İlk sergileri evinizin evcil ortamı içinde yaptınız. Diğer ikisini Henry Van de Velde ve Juliaan Lampens’in tasarladığı evlerde doğal bir ortam içinde düzenlediniz. Nisan 2016’dan bu yana ise Brüksel’deki bu sergi mekanınız var. Bunun sizin kabul görmenizde etkisi oldu mu?
AJ: Başlangıçta kalıcı sergi mekanı için yeterli bütçemiz yoktu. Evde sergi yapmak, düşük bir hızla başlamak için mükemmel bir yoldu. Ama aynı zamanda sınırlı sayıda insan içindi ve bizim daha görünür olmaya ihtiyacımız vardı. Galeri mekanına sahip olmak ritmi değiştirdi. Bu mekanı canlı tutmak zorundayız ve bu da bir yılda daha fazla edisyon demek.

KL: Sergileri evimizde yapmayı da sevmiştik ama galeri mekanı daha fazla görünürlük getirdi. Bana göre mekan, büyük vitrini olan bir depo. Evimizde yaparken insanlar randevu alırdı ve bu da bir engel teşkil ediyordu. Yine de, var olan evlerde sergi düzenlemeyi seviyoruz. Mantıklı olduğu sürece de yapmaya devam edeceğiz, şu ana kadarki iki örnekte olduğu gibi: Richard Venlet, Wolfers Evi’nde, evle de ilişki kuran işler önermişti. Bir Lampens tasarımı evde ikamet eden Jonathan Muecke da, Juliaan’ın mobilyaları ve mimarisiyle oldukça zengin bir diyalog kurmuştu, bunu da Van Wassenhove Evi’nde sergiledik.

AÇ: Maniera kısa süre içinde uluslararası tasarım fuarları tarafından davet edilen bir kurum oldu. Bu ortamları seviyor musunuz? Çünkü bana göre bu büyük organizasyonlar, sizin mimarlar ve tasarımcılarla işbirliğinizdeki edisyon, seçkinlik hatta belli bir mahremiyet içeren fikirlerinizle çelişiyor olabilir.
AJ: Bu kadar hızlı bir şekilde Design Miami’ye davet edildiğimiz için çok şanslıyız. Koleksiyonu yapılabilir tasarım dünyasının en nam salmış fuarlarından biri. Design Miami’de yer almak çok zor ama kendi evimizde yaptığımız ilk açılıştan sadece bir hafta sonra sanat yönetmeninden Basel’deki fuara gitmek üzere davet aldık. Şu ana kadar iki kez katıldık. Özellikle Design Miami Basel bizim için çok önemli oldu. Bize güvenilirlik getirdi, tanışmamız gereken insanlarla bir araya geldik ki bunlar iletişim ağını kurmak için önemli.

Koleksiyoncular, koleksiyon temsilcileri, önemli küratörler, iç mimarlar vs. hepsi orada. Maniera’yı sürdürebilmek için koleksiyon yapılabilir tasarım dünyasındaki iletişim ağımızı genişletmek zorundayız. Biz, seri üretimle değil, ustalıkla ilgileniyoruz. Sergilerimiz için prototip geliştiriyor, devamını istek üzerine üretiyoruz. Bu da eserleri teker teker, çok iyi işçilik ve en iyi malzemelerle ürettiğimiz anlamına geliyor. Haliyle, ürünler çok pahalı oluyor. Bizim için en uygulanabilir model edisyonları seçkinleştirmek ve bu tip fuarlara giderek onları göstermek ve sipariş almak.

KL: Yakın zamanda, bir sanat fuarı olduğu için yeri çok özel olan Art Brussels’a seçildik. Ama bu tip davetlerle nasıl baş edebileceğimizden çok emin olamıyoruz her zaman. Katılmak çok cezbedici ama aynı zamanda korkutucu da çünkü biz sanat galerisi değiliz. Büyük fuar ortamları bizim için kolay değil. Hangilerinin bir parçası olmak istediğimizi titizce değerlendiriyoruz çünkü komşu stantlara bakınca bizimkisi epey radikal kalıyor. Design Miami pozisyonumuzu değiştirdi ama bu ortamlarda, sanat fuarlarında da, hala yabancı hissediyoruz kendimizi. Ne tam anlamıyla tasarım ne sanat ne de mimarlık sunuyoruz aslında. Sonuçta Maniera da esasen bu.

Etiketler: