Cepheler Arasında

ÖMER KANIPAK

Militarist tınıları ile mücadele ve sağlam bir duruşu ima eden cephe kavramı, son Venedik Mimarlık Bienali’nde toplumsal meselelere mimarların yaklaşımını belirten tema olarak ilan edildiğinde, mesele açısından oldukça zengin bir içerik sağlayan Türkiye’de de tartışmaların yoğun geçeceği tahmin ediliyordu, öyle de oldu. Ancak tartışmalar daha çok seçilen önerinin müelliflerin kentsel ölçekteki projeleri ile ilişkisine odaklandı. Oysa sadece bienale iş üreten değil, diğer mimarların da Türkiye’deki meseleleri hangi cephelerden nasıl ele aldıklarını tartışmak için iyi bir fırsat bu.

Serbest piyasa bireyleri özgür seçim vaadi altında sistemin kölesi haline getirirken piyasaya ait medya, seçeneklerin bolluğu ile yaratılan yanılsama ve aynı içeriğin dolaşıma sürülmesi üzerine kurulmuştu. İlginin canlı tutulması için ise tansiyonun yüksek tutulması gerekliydi. Mimarlık medyasında da bu tansiyon uzunca bir süredir cephelerin çarpışması, aktörlerin pozisyonları ve söylemleri üzerinden kuruldu. Bunun sonucunda nesne ile kavram arasındaki doğrudan ilişki koparak, analitik yaklaşım yerine retorik ve sansasyon yüceltildi.

Adorno ve Horkheimer kültürün bir endüstri alanı olduğunu tespit ederken, Frederic Jameson da bu alanda medyanın aracılığını vurgulamıştı. 1970’lerden sonra neo-liberalizm ile el ele koşan kapitalizm, özellikle kültür alanında kendisine yöneltilen eleştirilerden bile fayda yaratmayı keşfetmişti.

Bu metodu ilk deneyen mimarlardan biri de, biraz sinema ve gazetecilik geçmişinden olsa gerek, Rem Koolhaas oldu. Sistemin içinden üretmeye devam edip bir yandan da sistemi eleştirdiğinde, kimsenin “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demesine fırsat vermeyeceğini anladı. Grafiklerle ve hicivli bir üslupla süslü araştırma raporları ortaya çıkartmaya başladığında artık binalarından çok spekülatif söylemleri konuşulur olmuştu. Öyle ki, çoğu kez kendi yaptığı binayı mı yoksa binanın içinden çıkan ortamı mı eleştirdiği anlaşılamıyordu.

1980’lerden sonra mimarlık eleştirisi, yapıların estetik, işlevsel ve teknolojik vasıflarından uzaklaşıp vahşi kentleşmenin, sığ siyasetin, çevre sorunlarının ve neo-liberal ekonominin alanlarına girdi. Sosyal amaçlı mimarlık, yeşil malzeme, sürdürülebilir mimari, kamusal mekan gibi kavramlar önem kazandı. İlgiler tek yapı ölçeğinden kent ve ülke ölçeğine sıçradı. Hatta bu nedenle Zumthor gibi mimarlar, münzevi keşiş muamelesi görmeye başladı. Küreselleşme, kentsel sorunlar, çevre üzerine laf etmeden iyi bina tasarlamak neredeyse bir suç olmaya doğru dönüşüyordu. Etik meseleler üzerine konuşmak ise günah çıkarmak gibiydi. Bugünün yıldız mimarlarından olan Fuksas, 2000 yılında küratörlüğünü üstlendiği 7. Venedik Mimarlık Bienali’nde “Daha az estetik, daha çok etik” demişti hatırlarsak.

Tabiatı gereği mimarlık sermaye ile ilişkili bir meslek. Modernist ütopyaların çöküşü, enternasyonal stilin sıradanlaşması, post-modern mimarinin kısa ömrünün ardından küresel banallığa teslim olan mesleğin heyecan verici söylemleri 2000’lere geldiğinde tükenmişti. Karşı duracak ya da safına geçilecek cepheler çözülmüştü. Sosyal farkındalık, çevresel endişeler, toplumsal duyarlılık gibi zaten mimarlığın içinde olması gereken ama sözü edilmeyen motivasyonlar gündeme geldi. Lakin yüzlerce yıldır kapital ve iktidar sahiplerine hizmet etmiş bir mesleğin mensupları için bu söylemler şizofrenik durumlar yarattı. Form, fonksiyon, malzeme ve strüktür ile sınırlı oyun tahtası medyanın da sayesinde yavaş yavaş genişledi.

Üzerinde düşünmeye fırsat verilmeyen bir hızda mimari proje üretimi ve bunların süratle yayımına dayalı medya yüzünden fikirler uçucu hale geldi, konuların derinleşmesine fırsat kalmadı. Bu gürültülü ortamda duyulabilmenin formülü sansasyon, abartı ve radikal çıkışlar oldu; yıldız mimarlık mekanizması doğdu. Uzunca bir süre ikonlar medyayı ve mimarlık ortamını yönlendirdi. Ancak Venedik mimarlık bienallerindeki temalarının değişimine baktığımızda mimarlık mesleğinin özgül sorunlarından toplumsal kaygılara doğru bir dönüşüm olduğunu, yıldız mimarlık kavramının ise yavaş yavaş tepki çektiğini fark ederiz.

Her ne kadar küresel mimarlık medyası daha bir süre yıldız mimarların gösterişli projeleri ile sayfalarını doldurmaya devam edecek olsa da Aravena’nın ortaya attığı ve bir önceki bienalde Koolhaas’ın üstünde durduğu esaslar, mimarlık üretim biçimlerine dair yeni bir evreye girmekte olduğumuzu söylüyor. Evet, yıldız mimar süreci bitmek üzere. Tek aktörlü ofisler yerlerini ikili üçlü gruplara bırakıyor. Son iki bienale baktığımızda sürdürülebilir yapı, toplumsal fayda, katılımcı mimarlık gibi yıpranmış söylemlerin arkasından yapıların tektonik özellikleri, malzemenin doğası, strüktürel yaratıcılık, bilgisayar destekli inşaat gibi yapı odaklı kavramların bu yeni evrede daha çok itibar göreceğini sanıyorum. Toplumsal ve çevresel kaygıları bu kavramlarla bağdaştırabilen, estetiği de ihmal etmeyen mimarlık ürünleri yeni dönemi tanımlayacak.

90’ların sonunda Türkiye’de de yıldız aktörler çıkmaya başlamıştı. İnternetin gelişimi, bu aktörlere söylemleri ile ortamı dolduracak daha fazla fırsat sundu. O zamanlar mimarların söylemleri ile ürettikleri nesneler arasındaki ilişkinin henüz kopmadığı zamanlardı. Ancak rant ekonomisinin iştahı nedeni ile proje üretim süreçleri kısalırken yeni işleri garantilemek için kalabalıklaşan medyada görünür hale gelmek özellikle 2000’lerin başından itibaren önem kazandı. Bina üretimi hızı yavaş olduğu için mimarların bir kısmı binalarının yanı sıra birey olarak sözleri ile de ortada olmayı yeğledi. Bu süreçte pek tutmasa da Koolhaas’ın formülünü deneyenler de oldu. Söylemler ile eylemler arasındaki kopukluk karşısında gösterilen şaşkınlık ise özellikle sosyal medyanın yakıtı haline geldi. Kavramlarla ilişki kurulabilecek nesneler değil, pozisyonları ile figürler ve ilişkiler önemli hale geldi; mimarlık tarihi, nesneler değil aktörler üzerinden konuşulur oldu.

15-20 sene içinde gelişen bu ortam içinde, rol modeli olarak benimsenen, kanaat sahibi pek çok figürün de koşullar değiştikçe cephe değiştirmesine sahne oldu Türkiye mimarlığı. Özellikle bazı akademik figürlerin açık bir şekilde proje müellifi ekiplerin paydaşları olarak rol almaları, kendilerinden beklenen hakemlik pozisyonlarını terk edip savunma oyuncusu olarak saf tutmaları mutemetliklerini zedeledi. Akademisyenlerin pek çoğunun önemli mevzularda sessizliğini koruması ve eleştirel olma yükünü de pratik yapan mimarların üstüne bırakması da işin başka bir boyutu.

Son bienalde Aravena’nın bireylerin katılımı ile toplumsal sorunların çözülebileceğine dair yaklaşımını, Hülya Ertaş son yazısında etraflıca ve titizlikle açıkladı. Bir petrol şirketinin CEO’sunun altında ofis işletip yoksullara konut yaparak itibar kazandığını unutursak Aravena, yeni çağın Zumthor’u gibi görülebilir. Sosyal açıdan boşlukları doldurmak için serbest piyasa ekonomisinin kendi doğası ile inatlaşmadan proje üretip akademik dünyanın ve medyanın taktikleri ile itibar kazanmasını becerebilmiş bir mimar Aravena.

orhan kolukısa
fotoğraflar: orhan kolukısa

Türkiye’de olsaydı Aravena’nın kurcalamak isteyeceği çok sayıda konu olabilirdi. Ne var ki küratörlüğünü yaptığı bienal sonunda bunlar hakkında pek fikir sahibi olamayacak. Mülteciler, TOKİ’ler, HES’ler, ormanların üstüne yapılan havalimanları ve saraylar, emsal artışları, inşaat sektöründeki işçi ölümleri, deprem niyetine ama rant amacı ile yapılan kentsel dönüşümler, devlet eliyle bombalanıp dümdüz edilen kentler, sosyal güvencenin gayrimenkule endekslenmesi, sayısı artan mimarlık okullarına rağmen düşen eğitim kalitesi, kamusal mekanların yok edilmesi, artan trafik sorunu, iktidarın kurduğu baskıcı rejimin estetik yansımaları gibi onlarca konu, pek çok mimara tam da bu bienalde tartışılması için inanılmaz zengin bir menü gibi görünmüştü.

Gelgelelim oldukça dolaylı, hatta kimilerine göre yanıltıcı bir yoldan sınır konusunu kavramsallaştıran, görsel açıdan ise oldukça büyüleyici bir yerleştirme ile Türkiye’nin Venedik’le yüzlerce yıl önceki ticari ilişkisine gönderme yapıldı. Bir açıdan bakıldığında, bu yerleştirme, mimarların artık toplumsal ve çevresel kaygılardan uzaklaşıp form, doku, malzeme, renk, tektonik gibi mimarlığa özgü nüvelere dönme isteğini yansıtıyor olabilir. Toz duman bir ortamda bu naiflikte durmak, medyatik açıdan cazip bir nesne ortaya çıkarmak bir tercih elbette ve tercihlerinden dolayı küratör ekip başkaları tarafından alkışlanabilir veya yerilebilir.

Ancak Arevena’nın temasını bu şekilde yorumlayan küratör ekibe yöneltilen eleştirilerin büyük kısmı belki de yanlış adrese gitmekte. Jüri ekibinin tercihlerinin nedenlerini zamanında açıklamamış olması, önerilen projeye dair detayların bienal açılış gününe dek ortaya çıkmaması spekülasyonları doğurdu. Bu durumun, tansiyon ve spekülasyondan beslenen medyanın taktiklerini bilen birileri tarafından planlanmış bir süreç olduğunu da iddia edebiliriz.

Bununla birlikte açık çağrıya başvuran diğer ekiplerin elinde olmayan bir imkanı, yani tartışmalı ve gizli devam eden, kentin en eski tersanesinin dönüşümü ile ilgili malzeme ve erişimi kullanan bir öneriyi, jürinin baştan elemesi gerekmez miydi? Bu iltimaslı seçimin hem ekibin ticari olarak yürütmekte olduğu projedeki iş ilişkilerini hem de Türkiye’nin uluslararası akademik bir etkinliğe entelektüel katılımını piyasa ilişkileri nedeni ile zedeleyeceği malum. Bu ikisinin ayrı cepheler olduğunu iddia etmek ise hiç de ikna edici bir argüman değildi.

Bienalin teması, kapitalist düzende mimarların maruz kaldığı piyasa ekonomisinin zorunluluklarına rağmen toplumsal fayda uğruna mücadele cephelerine odaklanıyordu. Görünen o ki, Türkiye’de ise bu kaygıların çok da yakın bir zamanda geleceğini hayal etmek yersiz. Daha uzunca bir süre cahilce şekillenen kentlerin yarattığı sorunlar yumağında şekilli boncuklarla oyalanan bir mimarlık ortamımız olacak. Yalnız ikiye ayrılmış bir oyun tahtasında değiliz artık; kaygan bir zeminde birden çok cephede yer almak gerekecek. Bu cephelerin berraklaşması açısından son bienalin yarattığı tartışmalar mühim.

Mimarlıktaki heyecan yoksunluğunun, deneysellik fukaralığının esas nedeninin tepki duyulacak çok fazla gelişme olmasına rağmen bunların kristalize bir şekilde somutlaşan ürünler vermemesi olabilir. İster müzik, ister resim isterse mimarlık olsun, kültürel alanda herhangi bir cephede yer almanın en güçlü formülü, karşı olunan ideolojiye tepkinizi gösteren bir ürün ortaya koymakla mümkün. Sürtüşme olmadan kıvılcım çıkmaz ne de olsa. Oysa Türkiye’de vasatlığın prim yaptığı yandaşlık ve kaypaklık üzerine kurulu süregiden mevcut anlayışın ürünlerine başka ürünlerle tepki vermek bile mümkün değil. Osmanlı-Selçuklu tarzı olduğu iddia edilen bir binaya, martı şeklinde yapılan bir iskeleye karşı herhangi bir tasarımla cevap vermeye çalışmak bile abes çünkü.

Öte yandan neo-liberal aşırı sağcı bir anlayışın bilimsel tüm gerçeklere karşı Türkiye coğrafyasına, doğasına ve kentlerine geri dönülmeyecek zararlar vermeye devam etmesine dair bir cephe var. Kanaat oluşturan mimar ve akademisyenlerin bu cephenin içinde olduklarını zaman zaman gür bir şekilde duymak ve hatırlamak gerekiyor. Venedik Mimarlık Bienali’ne ikinci kez katılan Türkiye’nin temsil ettiği ürünün git gide içine kapanan ülkenin bir zamanlar dışarısı ile kurduğu sıkı ilişkileri simgelemesi güncel siyasete karşı oldukça dolaylı ve ince bir eleştiri olarak okunabilir. Lakin bir yandan bu eleştirinin sahiplerinin karşı durdukları cepheye hizmet edecek şekilde kentin önemli bir noktasında gizli bir projenin müellifleri olması, önerdikleri ürünün de onların bu ayrıcalıklı konumlarından dolayı ortaya çıkabilmiş olması tartışmaların eksenini oluşturuyor.

Ne yazık ki Türkiye’deki mevcut koşullar nedeni ile cephe seçimlerinde hayatta kalma stratejisi olarak muğlaklık, çelişkili söylemler, suskunluk, eylemsizlik ve gizlilik gibi taktiklerden daha bir süre vazgeçilemeyecek. Hakemler oyuna girmeye devam edecek, çoğu kez de “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” diyeceğiz pek çok mimara. Böyle bir ortamda mimari ürünlerin söylemlerle ilişkisizliği ve medya ilgisinin nesneler yerine aktörlerin pozisyonlarına odaklanması kaçınılmaz ve rahatsız edici bir durum elbette. Son bienalde gelen eleştirileri ürettikleri nesnenin simgelediği anlamlara odaklamaya çalışan küratör ekibin çırpınmaları da bu durumun bir yansıması aslında. Ne var ki, meslek içinde neredeyse bir mutabakata dönüşmüş ve meşru kabul edilen cepheler arasındaki bu trafik bitmediği sürece mesleğini icra eden her mimarın ve her akademisyenin bir gün benzer şekilde çırpınma ihtimali var. Yeni medyanın hafızası her an erişilebilir bir arşiv sunmakta çünkü. Mimarlar seçtikleri ve karşı durdukları cepheler konusunda daha cesur ve açık davrandıkça inşaat yerine mimarlık konuşmaya, aktörler yerine nesnelere odaklanmaya başlayabiliriz belki.

Etiketler:

İlgili İçerikler: