“Kamu” “Yararına” “Mimarlık”

ERAY ÇAYLI

Sinan Logie geçen ay, bu köşede, Venedik Bienali Türkiye Pavyonu etrafında gerçekleşen tartışmaya binaen, “eleştiriye tahammülsüzlük bir norm halini almış gibi görünüyor” diyordu. Aradan geçen yaklaşık bir aylık süreçte yaşananlar, bahsi geçen tartışmanın birçok yeni görüşün de katılımıyla genişlik, derinlik ve katman kazandığını gösteriyor. Bu sürece bir nebze de olsa katkı sunmayı amaçlayan girişimlerden biri de, Sinan’ın yanı sıra Gül Köksal’la da işbirliği içerisinde İstanbul’da düzenlediğimiz “Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’ndan Hareketle Mimarlığın Toplumsallığı Üzerine Çeşitlemeler” altbaşlıklı iki etkinlikti. Sanırım, bir yerine iki etkinlik düzenlememizin nedenlerinden biri, tartışmanın kapsamının salt bu seneki pavyonla sınırlı kalmasını çok da faydalı bulmayışımız ve dahası pavyona yöneltilen eleştirilerin, altmetin düzeyinde de olsa, kolayca birer bienal güzellemesine evrilebilecek olmaları ihtimaline temkinli yaklaşmamızdı. En azından benim kendi adıma beklentim, pavyon kadar bienali de sorgulayabilmek, daha doğrusu, bu seneki bienalin küratörü Aravena’nın işlerindeki ve bienal için belirlediği çerçevedeki aktivist, katılımcı ve/veya toplumsalcı tınıları da tartışmaya açabilmekti. İşte, benzer tınılara sahip işlere imza atmakta olan Türkiyeli kolektiflerin bahsi geçen türden bir tartışmayı yürütebileceği -söz gelimi, yine geçen ay bu köşede ifade edildiği şekliyle, “mimarlığın kamu yararına bir meslek” olduğu fikrinin kendisini derinlemesine masaya yatırabileceği- bir platformun etkinliklerden ikincisi olan 28 Mayıs’taki çalıştayda sağlandığını memnuniyetle gözlemledim. Her iki etkinlikte yaşanan tartışmaların bütününe webde yayınladığımız görsel ve işitsel kayıtlar sayesinde ulaşmak mümkün. Bu yazıdaysa, şahsen bienal etrafındaki tartışmanın bırakabileceği izlerin en uzun soluklularından biri olmaya aday gördüğüm, “kamu yararına mimarlık” ifadesinin çalıştay kapsamında ele alınış biçimlerine dair kısa notlarımı paylaşmak istiyorum. Bunu da, söz konusu ifadeyi oluşturan kavramların her birini birer altbaşlık olarak değerlendirerek yapmaya çalışacağım.Yerimin kısıtlı olması nedeniyle, çalıştaya katılan kolektiflerin çalışmalarından ayrıntılı olarak bahsetmem mümkün olmayacak; bu anlamda kısa bir giriş için birkaç ay önce yazdığım şu yazıya başvurulabilir.

plankton project,ovacık durağı
plankton project’in ovacık durağı
küçük armutlu mimari fikir yarışması sürecinden

“KAMU”
Çalıştay katılımcılarının tartışmaya açtıkları konuların başında, “kamu”nun ya da “toplum”un, yani, mimarlığın hedef kitlesinin tanımlanma biçimleri ve bu kitleyle kurulacak ilişki geliyordu. Bu tartışmayı, çalıştayda Küçük Armutlu Mimari Fikir Yarışması örneği üzerinden deneyimlerini paylaşan Mimar Meclisi gibi “kamu” ile “devlet” kavramları arasındaki tarihsel bağın yarattığı sorunlara dikkat çekerek yapanlar olduğu kadar, mimari süreçlere dahil olan aktörlere dair tahayyülleri sorgulayarak yapanlar da vardı. Günümüzde bir yandan “halk,” “toplum” ve/veya “kamu” için mimarlık olarak nitelendirilebilecek pratiklerin olmazsa olmazı haline gelirken diğer yandan da “uzman”larla “sıradan vatandaş”lar arasında bulunduğu varsayılan derin farklara yeni bir tür meşruiyet kazandırabildiği görülebilen “katılımcılık” olgusu bu tartışmanın odaklarından birini oluşturdu. Herkes İçin Mimarlık’ın benzer varsayımları sorunsallaştırması ve hatta Düzce Umut Atölyesi’nin “meslek uzmanlarının sürece katılımını sağlamak Düzceliler’inkini sağlamaktan daha zordu” itirafı çarpıcıydı. Benzer deneyimlerden hareketle, katılımın topyekun bir ahenkten ziyade heterojenliğin derinleştirilerek korunabileceği bir süreç olarak kurgulanabilmesi üzerine düşünmenin önemi dile getirildi.

“YARARINA”
Çalıştayda dikkat çekilen bir diğer konu “kamu, halk ve/veya toplum yararına mimarlık” ifadesindeki “yarar” anlayışının kendisinin bir dizi varsayım üzerine kurulu olduğuydu. Herkes İçin Mimarlık ve Plankton Project, bu anlamda “yarar” sağlama motivasyonuyla gittikleri bağlamlarda, kimi zaman, oradaki kitlenin herhangi bir müdahaleyi istemediği gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalabildiklerinden bahsetti. Tarihi Yedikule Bostanları Koruma Girişimi, kent hareketleri genelde kamusal alanların özelleştirmesine -örneğin parkların başka şeylere dönüşmesine- karşı çıkan oluşumlar olarak bilinirken, Yedikule’deyse kendilerini “özel bir alanın kamusallaştırılarak park yapılması”na karşı çıkan bir durumda bulduklarını belirtti. Bağlamın kendine özgü şartlarının, kimi zaman kolektiflerin kendilerini “kamu yararı”nı gözetmek bir yana dursun, en azından kağıt üstünde “kamuya rağmen” gibi gözükebilecek bir pozisyonda bulmalarına yol açabildiğini gösteren bu örnek, “yarar” olgusuna bağlamdan bağımsız bir şekilde atfedilecek aşırı önemin yaratabileceği sorunları vurgulaması açısından önemliydi. Bu başlık altında incelenebilecek bir diğer tartışma da çoğu kez sadece mimardan kitleye aktarılan bir değer olduğu varsayılan “yarar”ın, tam aksi yönde hareketinin de pekala söz konusu olabildiğiydi. Bu anlamda, Türkiye’de, artık “toplumsal farkındalık sahibi iş” yapan mimarların da bir piyasasının oluşmuş bulunduğunun ve bunun herhangi bir tür piyasaya her zaman içkin olan sorunları da beraberinde getirdiğinin Mimar Meclisi ve Plankton Project’in arasında gerçekleşen diyalog dahilinde tespiti önemliydi. Benzer olarak, Tarihi Yedikule Bostanları Koruma Girişimi, sermayenin sadece maddi değil manevi de olabildiğini hatırlatarak, “toplum yararına iş” yapar görünen kişilerin böylesi bir sermayeyi aslında kendi yararlarına biriktiriyor olabilmeleri ihtimaline dikkat çekti.

“MİMARLIK”
Çalıştaydaki eleştirel yaklaşımlardan payına düşeni alan bir diğer olgu da mimarlığın ta kendisiydi. Mimarlığın nesnesinin ne olduğuna dair kaçınılmaz anlayış farklarının çeşitli kesimler arasında ihtilafa yol açabildiğine yapılan vurguya bu anlamda not düşülmeli. Örneğin, Tarihi Yedikule Bostanları Koruma Girişimi, bostanların dünü ve bugününde hayati rol oynayan marulun da korunması gerektiğini savunurken, buna hayret edip sadece tarihi surların muhafazasının savunulmasını bekleyenlerin de “kamu yararına mimarlık” ifadesinde bahsi geçen “kamu”nun bir parçası oldukları gerçeğinin altını çizdi. Herkes İçin Mimarlık ise, mimarlığın konvansiyonel çıktısı olan bina mecrasına hapsolmayıp rölöve almak, gazete çıkartmak, şenlik düzenlemek gibi, “mimari süreç,” “mimari ürün” ve “iletişim” mefhumları arasındaki sınırları kasten bulanıklaştırdıkları örnekleri tartışarak, pratiklerinin bir amacının da “mimarlık”tan somut olarak ne anlaşıldığının sorgulanması olduğunu ima ettiler. Bununla birlikte, konvansiyonel addedilebilecek mimari üretimin göz ardı edilmemesinin öneminden de bahsedildi. Bu anlamda, Kuzguncuk Bostanı Koruma Girişimi’nin, Üsküdar Belediyesi’yle yapılan müzakereler sonrası uzlaşma noktasına evrilen sürecin, toplumsal anlamda taviz olarak gözükebilecekken, bostanda yapılacak düzenlemeye fiziksel müdahale imkanı tanıması nedeniyle aslında mimarlığın alışılagelmiş mecraları üzerinden fark yaratmayı mümkün kıldığını vurgulaması önemliydi. Benzer şekilde, barınma gibi teknik kapsamı oldukça tanımlı bir gereksinimi hayli geniş bir kitle için giderme mecburiyetiyle karşı karşıya kalan Düzce Umut Atölyesi’nin, TOKİ benzeri yaklaşımları söylemsel olarak her ne kadar eleştirilse de, düşük bütçelerle büyük ihtiyaçların karşılanmasının gündeme geldiği benzer durumlarda ortaya çıkabilecek mimari ürünün maddesel olarak TOKİ’den çok da farklı olamayabileceğini vurgulaması çarpıcıydı.

Tüm bu tartışmalar, çalıştaya katılan kolektiflerin, kendilerine sıkça biçilebilen, “butik” ve/veya “niş” işler yapan “sosyal sorumluluk sahibi gönüllüler” rolünü açıktan reddederek, kentin ve mimarlığın kadim soru ve sorunlarına yeni yaklaşımlar geliştirmeye talip olduklarını gösteriyor. “Kamu yararına mimarlık” gibi etik anlamıyla gayet konforlu olabilecek bir pozisyonu, sorgusuz sualsiz sahiplenmektense böylesi bir samimiyet, özeleştiri ve özdüşünümle ele alabilen bu kolektiflere, “cepheden bildirmek”le kalmayıp bizleri “cephe” olgusunun kendisi üzerine de düşündürdükleri için teşekkür borçluyuz.

Etiketler: